Her kurtuluş bir çatlaktan başlıyor, her kölelik gibi..
Senin bile önemsiz gördüğün bir çatlak yıkıyor o korktuğun duvarları, her bir zerre suyun bir çatlak sayesinde kurtuluyor barajın gölgesinden..
Nefsin kötülüğü kötülüğe rağbeti değil, onu önemsiz göstermesinden.. Çatlaklara dikkat çekmemek için savaşır. Ufak tavizlere göz yumar, küçük adımları önemsiz gösterir.
Küçük küçük başlamalı, tüm değişimlerin vardır bir çatlağı. Mesele ümidin çatlağına ne kadar tutunabildiğin.
Bir adım at önemsiz gördüğün iyiliğe, bir adım çekil önemsiz gördüğün kötülükten.
"Fayda kendiliğinden zahir olur."
Lorem İpsum
Olmak için ölmek; Bilmek için sormak...
2 Aralık 2016 Cuma
2 Mart 2015 Pazartesi
? حرية / liberté
Önceden, insanlar ve aynalar;
Artık, kameralar ve hard-diskler...
Asr'a boşuna yemin edilmiş olamaz.
Zamanın uzamsallaş(tırıl)ması bizleri zindanlara tıkıyor. İsyan edemiyoruz çünkü hepsi artık Zaman maskesiyle yapılıyor. Hem de bu maskeyi kendi ellerimizle bize takıp, aynaya baktırıp yaşatıyor..
Fotoğraf, aslında bir anı değil, bir mekanı gösterir. Zamansal değil; uzamsal. Artık an'ında fotoğraf paylaşabiliyoruz.
Bütün iktidarlar zaman'ı anıtlaştırıyor, uzamsallaştırır . ( Ki kontrol edebilsin)
Özellikle de içimizdeki iktidarlar..
Zamanla, her şeye rağmen, baş edilmiyor. O kontrol edilemiyor. İyisi mi uzamsallaştır bizi.. Ama biz ne olduğunu anlamayalım. Pazartesilerden nefret edelim, cumaları heyecanlanalım.
Bunu anlamak bir bana mı imkansız geliyor?
Ah bu ikilem:
Word origin of 'modern'
Date: 1500-1600
Language: Late Latin
Origin: modernus, from Latin modo ‘just now’, from modus; → MODE
(from Longman Dictionary of Contemporary English)
Artık, kameralar ve hard-diskler...
Asr'a boşuna yemin edilmiş olamaz.
Zamanın uzamsallaş(tırıl)ması bizleri zindanlara tıkıyor. İsyan edemiyoruz çünkü hepsi artık Zaman maskesiyle yapılıyor. Hem de bu maskeyi kendi ellerimizle bize takıp, aynaya baktırıp yaşatıyor..
Fotoğraf, aslında bir anı değil, bir mekanı gösterir. Zamansal değil; uzamsal. Artık an'ında fotoğraf paylaşabiliyoruz.
Bütün iktidarlar zaman'ı anıtlaştırıyor, uzamsallaştırır . ( Ki kontrol edebilsin)
Özellikle de içimizdeki iktidarlar..
Zamanla, her şeye rağmen, baş edilmiyor. O kontrol edilemiyor. İyisi mi uzamsallaştır bizi.. Ama biz ne olduğunu anlamayalım. Pazartesilerden nefret edelim, cumaları heyecanlanalım.
Bunu anlamak bir bana mı imkansız geliyor?
Ah bu ikilem:
Word origin of 'modern'
Date: 1500-1600
Language: Late Latin
Origin: modernus, from Latin modo ‘just now’, from modus; → MODE
(from Longman Dictionary of Contemporary English)
29 Kasım 2014 Cumartesi
Gri
The multiplying villanies of nature, do swarm upon him.(Sheakspeare)
ACT-I
İstanbulun üzerinde bir martı dolaşıyor. İstanbul martıları istanbula özeldir. Diğer martılar göçmendir ama istanbul martısı şehr-i aliye aittir. Terk etmez. İşte o martının gözlerinden dünyaya bakabilseydiniz, eğer o martıyla “bir” olabilirseydiniz, kesinlikle şu an olduğuzdan daha mutlu olurdunuz. Ama insanoğlu o martının gözlerine asla sahip olamayacak. Ama Allah’ın o martının gözlerini bahşettiği insanlar da yok değil. Bu martı gözlü insanlar ve denizler asırlardır bir güzellik sembolüydüler. Çünkü denize bakmak ferahlatırdı insanoğlunu. Denizlerimiz de artık bizi rahatlatmıyor. Denizlerimiz eskisi gibi mavi değil. Denizin rengi ne zamandır gri?
Denizlerin renklerinin gri olduğu zamanlarda biz gazete kağıtlarından gemiler yüzdürürdük o denizlerde. Ve o gazeteleri katlarken bir gün, evdeki yığından almış olduğum gazete sayfasının tarihi gözüme çarptı, Haziran 2013. Gri kağıda siyah harflerle yazılmıştı her şey. Gazetenin resimleri yoktu. Kesilmiştiler. Ve resimlerin kesildiği yerlerden su alıyordu kağıt gemilerimiz. Kağıt gemilerimiz battı hep.
ACT-I
İstanbulun üzerinde bir martı dolaşıyor. İstanbul martıları istanbula özeldir. Diğer martılar göçmendir ama istanbul martısı şehr-i aliye aittir. Terk etmez. İşte o martının gözlerinden dünyaya bakabilseydiniz, eğer o martıyla “bir” olabilirseydiniz, kesinlikle şu an olduğuzdan daha mutlu olurdunuz. Ama insanoğlu o martının gözlerine asla sahip olamayacak. Ama Allah’ın o martının gözlerini bahşettiği insanlar da yok değil. Bu martı gözlü insanlar ve denizler asırlardır bir güzellik sembolüydüler. Çünkü denize bakmak ferahlatırdı insanoğlunu. Denizlerimiz de artık bizi rahatlatmıyor. Denizlerimiz eskisi gibi mavi değil. Denizin rengi ne zamandır gri?
Denizlerin renklerinin gri olduğu zamanlarda biz gazete kağıtlarından gemiler yüzdürürdük o denizlerde. Ve o gazeteleri katlarken bir gün, evdeki yığından almış olduğum gazete sayfasının tarihi gözüme çarptı, Haziran 2013. Gri kağıda siyah harflerle yazılmıştı her şey. Gazetenin resimleri yoktu. Kesilmiştiler. Ve resimlerin kesildiği yerlerden su alıyordu kağıt gemilerimiz. Kağıt gemilerimiz battı hep.
20 Kasım 2014 Perşembe
...
ne gözleri var bilsen, yemyeşil
içinde akıp gidemediğin kadar koyu
yakana yapışmış iki el gibi ağır
her yalanın soyunduğu kadar çıplak
çarpa çarpa öğrenirken adam olmayı
yüksek ilmeklerde bir sarsıntıyla
kimsesiz çocukluğundan bir sahne gibi
annenin saçlarında gezen eli gibi
dalgakıranlara küfreden coşkun denizler gibi
gece yarısı ıslak kaldırımlara tükürmek gibi
sigaran yanarken sönen sen’mişsin gibi
ruhunu delip geçen rüzgarlar gibi
her sabah uçurum kenarında açmak gibi
yıllanmamış anılarına bir kibrit çakmak gibi
çöl uykularına uyanmak gibi
tüm varlığını, bir yokluğa armağan etmek gibi
bir senin, sadece senin anladığın gibi
o duvarlar
çırpınırken rüyaların göz kapaklarında
ve her sancılı çarpışta köşeli ayrılıklara
tam da o sahnede takılmış bir film gibi
zaman başa sardığında utanmadan
başına çektiğin yorganın gibi
avuçlarında bir hurma turuncusuyla
düşmek
başınla beraber
yine aynı akıntıya
acımadan / acınmadan
duvarlar dolusu Besmele’yle
sarhoş kendiliklere
karanlık kelimesiz yeşilliklere
duvarların adı olmaz.
6 Kasım 2014 Perşembe
فَكُّ
رَقَبَةٍ
(Beled, 13)
Özgür olmak deyince bir durup düşünmenin vücudumuza
verdiği ağrılık, ruhumuza verdiğinden daha fazla değildir, inanın..
Görünmeyen ama var olan zincirler.. Otobüse binin,
kantinde bir çay için, dersliğin önünde sigara tüttürün, köşedeki salaş
restoranda yemek yiyin ve birkaç dakika ayırıp etrafınıza bakın bu lineer zaman
akışında; insanların olmayan -görünmeyen– prangalarını, zincirlerini,
sınırlarını yahut sınırlanmışlıklarını, özgürsüzleştirilmişliklerini görmek
için, gözünüzün gerçek bir ‘göz’ olması gerekecektir.
Bir köle, özgürlüğü zincirlenmiş / özgürlüğünü
zincirlemiş bir bedbaht.. çok uzaklara bakmayalım efendim, herkes en çok kendi
prangalarının yaralarını duyumsar belki.. Kendimizi görelim evvel. ‘Hayır’
diyemediğimiz teklifleri, ayıplanan davranışlarımızı, hesap vermek zorunda
hissettiğimiz insanları, kuyruk acısı gibi peşimizde sürüklediğimiz; bize her
elimizi sobaya uzattığımızda ‘cıs’ diyen geçmişimizi düşünelim. Altında
ezildiğimiz sorumluluklarımızdan bir demet yaptırıp, bu dünyadaki kabrimize
götürelim. Ölmeden öldürelim kendimizi, biz ölmeden özgürlüğümüzü öldürenlere
selam verelim onlar bizi görmeden.
İletişimler kuruyoruz, iletişiyoruz. Merhaba deyip
tanışıyoruz. Yeni sorumluluklara hoş geldin diyoruz. Kamburumuzu çıkartana
kadar hoş bulduk diyorlar. Sonra.. Sonra, zincirlerimizden kurtulmak istersek
bir gün şayet, bizi sevgisizlikleriyle cezalandırmakla tehdit edip, dişlerini
gösteriyorlar.. Korkmayın efendim ısıramazlar! Sizin canınızı düşündüklerinden
değil, facebooktan bir arkadaşları eksileceği için, yahut üzerinde belli bir
otorite sahibi oldukları minik bir toprak parçası devasa imparatorluklarından
koparılacak diye.. Durum bu değilse efendim; o zaman o insan/eşya/canlı/cansız
vs yanında özgürlüğün paylaşılabileceği suç ortağı olma basamaklarını çıkma
şansını hak ediyor olabilir. Durum az önce izah edildiği üzere cereyan
ediyorsa; o zaman ona/onlara görüp
görebilecekleri son rahmeti ihsan edin Oğuzum Atay’dan bir söz söyleyerek: "beni
ya şımartın ya da kapı dışarı edin, yarı içtenliğe dayanmam zor benim. Bir kişi
mi kalacak? Tamam, bir kişi kalsın."..
"Ben günahkârım bana vurun." Diye devam eder pasaj, tıpkı hayatın
resmi ideolojisinde oluğu gibi.. Çünkü önce kendimize buluruz kabahati (ben ve
benim gibiler albayım).. Belki kırbaçlamak kırbaçlanmaktan daha az acı verir
mantığıyla yahut sıkıldığımız bir derste kolumuza ‘J’aime ma peine’
yazdığımızdan; çoğalır da çoğalır özgür olmak arzusunun özgürlüğe alışkın
olmayan bünyemize ettiği zulmün ‘insanlar’ hatta ‘eşya’ tarafından sömürülme
sahneleri..
Ama yok, pes etmek özgür kalma arzusuyla yanıp tutuşan bir emanetin
‘carrier/bearer’ına yakışmaz. Yalnızlığımızı kolumuza takıp, coşkun seller gibi
akabilmeliyiz bazen sokaklarda.. ‘Zor’ demek, değiştirir mi kaderi? Elbet
abartılı mutluluklar büyütmek çare olmayacaktır, muhakkak ki insan ‘medeni
bi’t-tab’dır. Yani, tabiatı gereği medenidir. (elbette ‘medeni’den kastım
bugünkü bozulmuş kullanımı ile ‘çağdaş’ değil.) Kastım şudur ki; insan
muhtaçtır, ihtiyaç duyar. Bir’ine, eşyaya, harekete ihtiyaç duyar. Diğer bir
deyişle, yalnızlık Allah’a mahsustur. Yalın-lan-mak.. İnsanlardan, eşyadan ve
hareketten..
O halükarda, yola çıkmalıyız. Bu yol
öyle bir yol ki, gölgemizin bile kalabalık ettiği kadar sessiz; bir başka
gölgeden arındırılamayacak kadar da hacimli. Yani, gerçeği duyan kulakları
olmasına rağmen yine de susan dudakların yoludur bu yol. Vuslat’a inanan,
bulmayı arzu eden ama kaybetmeden bulunamayacağını da kabul eden gönüllerin
işidir bu yol. Açlığını bilen ama doymak bilmeyen; usanmadan öğrenen, öğrenmeyi
öğrenen; yani, inanan, inanan ve daha çok inananın yürüyeceği yoldur bu yol. Ve
en önemlisi, kendini başkasının özgürlüğünün dokunulmazlık sınırına kadar
gitmekten men edebilenlerin ve yalnızlık korkusuyla kendi özgürlüğünü dünyevi
sahipliklerin ellerine teslim etmeyenlerin beraber arşınlayabileceği bir yoldur
bu yol.
Bu yolda, O’ndan başkasına ulaşmak arzusu yoktur. ‘Vesile’ olmaktan öteye
gidemeyecek ‘insan’ yahut ‘eşya’ya körü körüne bağlanmak, dallarına adak adanan
ağaçların sonbaharda yaprak dökmesi gibi yarı yolda bırakacaktır ‘insan’ı.
Yani, imanınla kavuştuğun biricik özgürlüğün, sonbahar rüzgarında savrulan
yapraklar gibi biçare yok olacaktır ayaklar altında.
Diyeceksiniz ki efendim, nereden nereye vardık? Nereye varmak amacında
idik? Diyeceğim ki efendim, ‘Kabe’miz
belli idi lakin yolculuğa dair bir malumatımız yahut bir hesap kitabımız yoktu.
Ata bindik ya nasip dedik. İçimizdeki köleyi azad etmeye giriştik.
Velhasıl-ı kelam, Allah’a inandık, özgür olduk/kaldık, özgür kıldık.
Temmuz 2013
istanbul
* Bu yazının üzerine insa edildiği ayet'in yanlış yorumlanmış ya da en azından bu yazının odağı ile ilgili olarak günümüz köleliğine atfedilmiş olması ile ilgili kafa karışıklığı içinde olunup, yapılan mağrurca davranış ve had aşımı için içten bir af dilenmektedir. Kabul olunur inşallah..
