"Derken, Adem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır." Bakara-37
“En bayağı olayın bir serüven haline gelmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten. İnsanoğlu hikayecilikten kurtulamaz, kendi hikayeleri ve başkalarının hikayeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikayeler içinden görür. Hayatını, sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. Ama ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek.” J.P.Sartre / Bulantı
Hakk niye kelimeleri öğretmiştir ki İnsan'a? Adem gözyaşlarının çamurundan kendini tekrar kılmış olabilir mi? Adem ilk toprağa basınca ne hissetmişti ki? Adem'den bu yana toprak ne kadar değişmiş olabilir? Bir toprakla bir kelimenin arasındaki bağ ne olabilir ki?
Muhakkak ki halen topraktan yaratılmaktayız. Muhakkak ki bir yandan da sürekli toprak olmaktayız. Ölüm de aslında buna bir sekte vurmuyor. Çünkü toprak yemeyi bırakmak zorunda kalıyoruz bu yüzden de aslında toprak olmaya bir son veriyoruz. Kendimiz de sonunda toprak olarak, toprağı toprak etmeye bir son veriyoruz. (Nasıl toprağı toprak ediyoruz bir bahs-i diğer) Ölünceye kadar toprak olmuş olan saçımızın büyüklüğü büyük ihtimalle öldüğümüz andaki bedenimizin büyüklüğünden daha fazlası edecek. Bir çamur parçasından bir heykel hayal edin ve onu bir toprağa gömün. Ve gözlerinizi kapatın. Ve bir karanlığı hayal edin, tekrar gözlerinizi kapatın. Kim karanlık denilince siyahı düşünmekten alıkoyabiliyor kendini. Karanlığın rengi siyahtır, karanlık bir siyah değildir. Ölüm, ölmek olsaydı; böyle bir açlıkla açmayacaktım gözlerimi. Bir gariplik var ya da bende var ya da ben varım ya da hiçbiri yok. "doğruyu yanlıştan ayırmak için" demek ki siyah ve karanlık kelimelerine ihtiyacımız olsa gerek diyor cahil idrakim.
Şimdi ise çamurumuzu pişirin, pişirin, pişirin. Üstüne size dair bütün desenleri çizin. Boyayın onu, özenin biraz, ellerinizi alın fırçaları, çekinmeyin. Tekrar pişirin. Şimdi tekrar gömün toprağa. Onu öylece bırakın. Zamana mahkum edin onu. Böylelikle uzun süre hiç bozulmadan kalabilecek. Çok daha fazla uzun ömürlü olduk şimdi. Zaman geçti, geçti, geçti. Hayatın kendisinden sonra en acımasız parçası olan zaman onu da zamanla eskitti, yıprattı, parçaladı tekrar toprak kıldı. Yine bizim hüsranımız. Zaman bir ete kemiğe bürünüp yapmadı ama bunu. Azrail eline bir orak alıp biçmiyor insanları sonuçta, bizim bin bir türlü orakla olan münasebetimiz yüzünden belki de zaman. Aslında pişmiş çamuru da toprak yapan dokunduğu toprak olsa gerek. Eğer bir boşluğa gömseydik muhakkak sonsuza dek olduğu gibi kalabilecekti. (eğer onun etkileşime gireceği topraktan bağımsız olan enerjiyi soracak olursanız, orada tefekkür etmeniz gerekecek. kısaca, karşı koyabilecek bir enerjisi olduğunu hayal edin.) Dünyada bir var'ı gömebileceğimiz bir boşluk ise malesef yok. O zaman o soruyu tekrar soracağım: kurtuluş yok mu? Tek kurtuluşu zamanın madde üzerine etkisini yok etmekle mümkün oluyor. O da yalnızca yok olarak mümkün olsa gerek. Öleni hangi zaman öldürebilir ki bir daha? İnsan kendini bir boşlukla sararsa (bir mumya gibi düşünün) muhakkak meydan okuyabilir. Boşluk İnsan'ı kendine çekip zaten yok edecektir ve toprağa değmeyecektir. "Vücudu fani kılmaktır, adı Aşk."* (Bu bahsi Hz. İnsan oldukça daha iyi bağlarız umarım.) Ölüm de ölmeseydi böyle bir açlıkla açmayacaktım gözlerimi. "Endişe, yok'u var kabul etmek"** ise bu endişeden kurtulmamız için yok ve var kelimelerine ihtiyacımız olsa gerek. Hatta "ne var?" sorusuna ve "Ne var ki!" hayretine dahi ihtiyacımız var.
Şimdi ise pişmiş çamurdan olan heykelinizi "yakacağı beşer(olmamış insan) ve taş(olmamış toprak) olan" bir cehennemde yakın, yakın, yok edin. Buradan öte ben'i susturur, siz'i bitirir. Şimdi ise bir nefes bırakın boşluğa. Tekrar boşluğa bakın. İçinize bir boşluk çekin (nefes almamaya devam edin). Ölüm bir hikayedir okuyana, ölüm bir yaşamaktır yaşayana diyebiliriz belki de Sartre'ın belki de bilmeden öğrettiği gibi bana. Nefes alın. "Üzerimize örtülmeden kapı, biz örtelim kapıyı"*** Her şeyden sonra belki de susmak kelimesine ihtiyacımız var belki de "dinlemek"**** için.. Yada susmak ile sessizlik arasındaki farkı anlamamız için. Kelime (de) öğreten Rabb'e hamdolsun. Çamur'dan yaratıp çamur kılmayan Rabb'e hamdolsun.
İlmin bir nokta olduğuna inandım ama hiç bir nokta halinde görmedim. ama bir cahil olarak ben de onu çoğalttım. Belki de bağlantısız görünen bunca söz için dinleyenin affına sığınırım. Aslında kısaca, Hz. Pir'in sözünü daha yeni anlamaya başladım: "Hamdım, Piştim, Yandım..."
Çok önemli: Baştaki ayet yalnızca benim Rabb'ime giden yollarımdan bir tanesi olarak kabul edilerek paylaşılmıştır (diğerleri gibi), benim kurduğum bağlantılarla hiçbir -savunabileceğim- ilimsel birlikteliği yoktur. Lütfen bağlayıcı kabul etmeyiniz. Sorgulamanızı bırakmayınız. Affına sığınırım.
*Eşrefoğlu Rumi
**/*** Dücane Cündioğlu- Cenab-ı Aşk ve Hz. İnsan
**** Hz. Mevlana- Mesnevi
Lorem İpsum
Olmak için ölmek; Bilmek için sormak...
14 Ocak 2014 Salı
8 Ocak 2014 Çarşamba
diyar-ı kebir
gitmeden gelemezsin,
gittikçe bilir
geldikçe gidersin
gider, gelir, bilir
diyarını bir gün
sen 'de
kaybedip,
kayboldukça
bulursun
bilirsin
sen' de
gidersin
gittikçe bilir
geldikçe gidersin
gider, gelir, bilir
diyarını bir gün
sen 'de
kaybedip,
kayboldukça
bulursun
bilirsin
sen' de
gidersin
25 Aralık 2013 Çarşamba
Şüphe
Bu hanenin insanlarına
Aşıklar kervanına...
Bu dergah ümitsizlik dergahı değildir.
Bu dergahta kıskançlığa, bu dergahta dedikoduya,
Bu dergahta insana ait olmayan halet-i ruhiyeye yer yoktur
Bu dergah matematiği sevmeyen hayat matematikçilerinin dergahıdır.
Bu dergah kafa karıştıranların,
Bu dergah karışan kafalara ışık olmak isteyen
İNSAN'ların mekanıdır.
Bu dergah günahkarların dergahıdır,
Bu dergah af dileyenlerin dergahıdır.
Burada zafer yolda olmaktır.
Yol arkadaşlarının mekanıdır burası.
Bu dergah şüphe duyanların dergahıdır.
Firavun'un "Sizin en büyüğünüz benim" dediği gibi
Nefsinden gelen "en büyük sensin" lafını her akşam duyanların
Duymadığında ise "olmadığını" bilenlerin dergahıdır.
Acziyetini bilenlerin
Ama bu bilmenin
Nefsinden mi yoksa özünden mi geldiğini
Bilemeyecek kadar
Izdırap halinde olanların dergahıdır.
İman edenlerin mekanıdır burası
Ama imanlarının has olup olmadığını
Belki de her allahın günü
Ayak baş parmaklarında hisseden birileri vardır burada.
Bu dergah ağlayanların dergahıdır.
Kahkahaları kıskandıracak gözyaşları dökmeyi bilen
İNSAN'ların dergahıdır.
Yalandan gülen insancıklara inat,
Ağlayanların dergahıdır.
Ağlayın dostlar,
Izdırabınız sizinle olsun.
Kor ateşler yüreğinizi sarsın.
Yandıkça yükseldiğinizi hissedin.
Yandıkça yakın
Sigaranızı yakın, insanları yakın...
Tutuşsun günler
Yansın geceler.
Alev alsın zaman.
Bu dergah ölmek isteyenlerin dergahıdır.
Bu dergahta sularla birlikte
Bir ağacın bedenine yürümek isteyen
Ağaç olup başka aşıklara meyve vermek isteyen
Gövdesinde yeni aşkların alevlendiği
Bir ağaç olmak isteyen
Ama bunları hiiç bilmek istemeyen
Bensiz
Devr-i daimciler vardır.
Bu dergahta eliyle konuşan, onun söylediklerinden
Dehşete kapılan
Deliler vardır.
Oyuncak bebeklerine isimler koyan,
Veliler de vardır.
Söylediklerimi duyan varsa
Biz buradayız.
Siz de orada "ol"un.
Yanın
Delirin
Düşünün
Yakın
Dönün
Dolaşın
Dönüşün
Aşıklar bulun.
Var olmaya çalışın
O'nu bilin
Kendinizi arayın
Şüphelenin
Başkalarını arayın.
Sayılmayız parmak ile
Tükenmeyiz kırmak ile
Her yerdesiniz.
Unutmayın
O'da her yerdedir.
Size şah damarınızdan daha yakın
Bir Allah vardır.
şüphesiz ki bu büyük salak hep eksik söyledi.
2 Kasım 2013 Cumartesi
هو
Ete kemiğe büründüm
Yunus diye göründüm.
Bu zam"an"lar, ben bende değilem. İlk kez iman edenlerin birbirlerine ayna olabileceklerini hisseder oldum. Aynadaki benin ateşini görünce, kendimdeki huzura sanki bir adım yaklaşır oldum. Allahım, sen beni nefsimin yanılgılarından koru, sen beni benden koru, beni senden uzak tutma.
Ene ente, ente ene.
Bu zamanlar, kelimeler ilk kez bu kadar kifayetsiz kaldı, kelimesizliği yaşayarak hayatımızu tükettik biz salaklar. Ama bu zaman başka zaman. O yüzden 4 kelebeğin hikayesini anlatayım,
Bir kelebek, varmış, bu kelebek karanlıkta yaşarmış, zamanlar gözleri kör olmuş, ışığı göremez olmuş, ışığın varlığına kimse onu inandıramamış. Hatta bazen ışıktan gelen sıcağı farketse de onu hep başka şeylere yormuş.
Bir kelebek daha varmış, o ışığı görmüş bakmış ki bir mum yanıyor, yaklaşmış, demiş ki bu ışık hem aydınlatan hem de ısıtan bir şey.
Diğer kelebek cesaret etmiş, bir adım daha ateşe gitmiş, ona dokunmuş, kanadının ucu yanmış, demiş ki bu ışık yakıyor.
Son kelebek de ateşin içine atlamış, ve o kelebekten geriye hiçbir şey kalmamış.
Yunus diye göründüm.
Bu zam"an"lar, ben bende değilem. İlk kez iman edenlerin birbirlerine ayna olabileceklerini hisseder oldum. Aynadaki benin ateşini görünce, kendimdeki huzura sanki bir adım yaklaşır oldum. Allahım, sen beni nefsimin yanılgılarından koru, sen beni benden koru, beni senden uzak tutma.
Ene ente, ente ene.
Bu zamanlar, kelimeler ilk kez bu kadar kifayetsiz kaldı, kelimesizliği yaşayarak hayatımızu tükettik biz salaklar. Ama bu zaman başka zaman. O yüzden 4 kelebeğin hikayesini anlatayım,
Bir kelebek, varmış, bu kelebek karanlıkta yaşarmış, zamanlar gözleri kör olmuş, ışığı göremez olmuş, ışığın varlığına kimse onu inandıramamış. Hatta bazen ışıktan gelen sıcağı farketse de onu hep başka şeylere yormuş.
Bir kelebek daha varmış, o ışığı görmüş bakmış ki bir mum yanıyor, yaklaşmış, demiş ki bu ışık hem aydınlatan hem de ısıtan bir şey.
Diğer kelebek cesaret etmiş, bir adım daha ateşe gitmiş, ona dokunmuş, kanadının ucu yanmış, demiş ki bu ışık yakıyor.
Son kelebek de ateşin içine atlamış, ve o kelebekten geriye hiçbir şey kalmamış.
2 Ekim 2013 Çarşamba
Küçük vs küçük
Büyük yalnızlığa hoşgeldiniz. bütün sırlarınızın, şüphelerinizin, korkularınızın, endişelerinizin, beklemelerinizin, bekleyemediklerinizin ve tüm bunların doğurduğu o karanlık, isimsiz, kelimesiz sancılarınızın aktığı o dolmak bilmez, doymayı unutmuş uçurumdan bahsediyorum elbette. Bir teselli yazısı değildir, sadece uçurumdan atlarken arkaya bakılıp "good-bye my blackbird" sözü kadar anlaşılabilir bir yalnızlık bu. fazlasının kelimesi yoktur, ne dibi anlatabilen çıkmıştır, ne düşüşteki kelimelerin boyu yeni yolculara ulaşmıştır. Bir karamsarlık yazısı da değildir, çünkü tüm hayatımızdaki kelimelerin (nitel olarak) toplamı bir "good-bye my blackbird" etmeyecektir (atlamadan bilemeyeceğimi de bilmem gerek). İmkan ya da imkansızlıklar; zorundalıklar veya zorluklar; fırsatlar veya pişmanlıklar yazısı da değildir. zihninizde bir şey uyanmasına da gerek yok, muhayyile veya eleştirinizin çalışmasına da gerek yok. Yorucu dünyanın dinlenmeye çalışan mahluklarıyız sonuçta... Yalnızlığımızı atfedeceğimiz bir duygu silsilesi de çarpmadı henüz bize. Hala kelimeler, hala mana'yı unutturan anlamlara aldanış... Unutulmamalıdır ki, yazılar değil kelimeler okunur burada; cevap için değil sorabilmek için öğrenilir. sorular kendine, cevap ölüme verilir. Kısa lafın uzunu: cahilin kalem mağrurluğu.
Küçük yalnızlıklarımız, o güzel kaldırım taşlarındaki şekiller tadında, altında beklenmeyen sular yatmayan, yoğurdun kaymağı, mevsimin baharı, bayram şekeri küçüklüğünde yalnızlıklarımız. yalnızlığın çoğul halidir kısaca bu halsiz hal. Halbuki yalnızlık çoğul eki alması yasaklanmış olan bir kelime olmalıydı (bu bağlamda). Saçmalık, temelinde yatar bu küçük yalnızlıkların. Çünkü her zaman Tek Yön tabelası algısına benzer bu yalnızlık da diğer saçmalarımız gibi. Baştan yolun solunu okumanın verdiği güvene aldanırız. Endişeler uğruna heyecanları satarız, iştiyakları kaybederiz. Çünkü karşıdan bize çarpacak bir şeyin olmadığını bilmek bir güven verir bizlere. Ya da "çıkmaz sokak" tabelası gibidir bu küçük yalnızlıklar. yolun muhakkak bir sonu vardır güveni sarar bizleri. Sokaktan çıkacak her kişinin en fazla sokağın dibinden geldiğini bilmek bir ihtimal doğurur bizlere. O ihtimal öğrenebileceğini bilmektir. Namussuz bir öğrenmedir bu. Nasıl'ı ve Niçin'i bilinen ama Ne'de çok kafa yorulmayan bir öğrenmek. Sokağın sonunu merak eden zihinlerin, öğrenmenin sonunu merak etmeden öğrenmesine benzer. Küçük yalnızlıktır, kaybetmeye değil bulmaya gidilir, fikir depremlerine değil düşünce dengelerine koşulur burada. Küçük küçük sonlar yaratılır, kendi önüne ip yumakları atılır, koşulur yakalanır ve bir başka son daha... Ve geçmiştir zaman, en nihayetinde zaman içinde yaşanıldığı düşünülür bütün zamansızlıkların. Sanki anı yaşamak için geçmişi hatırlamamaya veya geleceği düşünmemeye kendini zorlamak gibi... (Büyük oyun 1.2) Küçük sonsuzluğu yaratmaya çalışırken büyük sonsuzluktan yaratıldığını unutmak sanki. bu bizi An'dan daha fazla koparır aslında. An, vahiy bile olsa (muhabbetle sarsılsa bile) geçmişi ve geleceği olmasa gelmez (ikisini bir etmeye dahi gelse). Bir başka kelimesizlikle, küçük yalnızlığın sebeb-i mutlak'ı Fihi Mafih olmayan eşyadır. Bu, gün geliyor bir bağımlılık, bazen alışkanlık, çoğunlukla korku, ondan önce endişe, hepsinin ardından bir ümit, karların altından bir Germinal rüyasına dalıp tekrar kanmak arzusu..An' ı yaşamak bir tavsiye olduğu sürece yalnızlığımız küçük olacaktır, An'dan başkasında yaşamanın mümkün olmadığını bilmek ise bambaşka. Unutulmamalıdır ki, An'a ait belki de tek kural kuralsızlıktır, geçmişi ve gelecek ise kurallar ister, An'ın içinde geçmişi ve geleceği düşünmemek gibi bir kural da bozacaktır An'ı. Küçük yalnızlıkta başa gelen şeylerin her'leşmesi (hürleşmesi de der buna İnsan) mümkün olamayacağından dolayı, Tanrıların bizi izlemeyeceği mahrem hallere yalnızlık deriz. Güvende olmak adına bütün güvensizlikleri tadarız çünkü her bir endişe veya korku önceden, önünden hesap edilmelidir ve biz zamanla hesapsızca hesaplardan dolayı ölümün de bir "tek yön" ya da "çıkmaz sokak" olmasını dileriz. Öldükten sonra yaşamak istemek ne kadar da acı gelir bizlere.. Bir şey senin için varsa, sen olduğundan dolayı var, bunu biliyorsun. fakat sen olmasan da olacak şeyden dolayı sen varsan yazmak yetmez bunu sen de bileceksin. Önce gelen "Oku" sonra gelen "O insana kalemle yazmayı öğretendir." İşte sana dair, varlığından mütevellit doğan şeyleri çekilip bir kenara yazabildiğini düşündüğün şey küçük yalnızlığındır. Aldatmacadır, yüzsüzdür, sensizdir, şahsiyetsizdir... Eğlencelidir, kişiseldir, makyajlıdır, isteklidir... Suskundur ama suskunluğu sessizliğinden değildir. Yazmanın özgürlüğü adına okumanın hürriyetinden vazgeçilir.. uçurum manzaralı evler, içlerinde şairler ve ressamlar, uçurumdan hiçbir zaman düşmeyeceğinden emin uçurumu izlemekteler... Alimler daha yolda, sanatkarlar "good-bye my blackbird" demekte..
Büyük yalnızlık nedir peki? ismi gibi bir zıtlık durumu yoktur aslında ortada. Küçüğün zıddından dolayı Büyük denmez ona, yalnızca bir edepten, hepsi bu.. küçük- zıddı değil, küçükle aynı değil, üst modeli değil, küçükten büyük; büyükten küçük değil.. Fazlasını demek bilinmezi bilmek anlamına geldiğinden, ayakların kaymasın nefsim dikkat et.. Bu uçurum her şeyi unutturduğundan ve yalnızca kendini hatırlattığından dolayı uçurumdan düşmek yalnızca uçurumdan düşmeyi gerektirir bu yalnızlıkta. Bu yalnızlık yalnızlık içindir. Aşk'ın tek gayesi aşk; sebebi aşk, varlığı aşk.. Her şey kendi sebebiyle, kendini doğurur ve besler. Sessizlikten dolayı susmaktır. Yükselmek için yükselmek vardır burada, yükselmek için sevmek ya da bırakmak ya da hesap etmek yoktur. Bütün gaye, olsa olsa hiçbir aracı gaye yapmayacak gaye'ye ulaşmaktır.Bu tabiki araçsız demek değildir. "Son" kelimesini kullanmadan sonsuz demek gibi, işte kelimesizliğimiz burada.. Nasıl mı bunları diyebiliriz? bundan gayrısının bizim küçük yalnızlığımızda olduğundan dolayı ama küçük yalnızlığa bakarak değil.. Arkada bir şey bırakmamaya çalışmamak için değil, bırakmak için de değil, ön-arka olmadığından dolayı "good-bye my blackbird" denilir (ona gidemeyecek kadar ondan gelmek.. vuslattan çok veda koksa da vedadan çok vuslattır sebebi) ve kim bilir ancak o zaman bir çin şehri üzerine Anka'dan bir tüy düşer de bakanlar artık görür Ol'ur. Rahman'dır muhakkak..
Büyük yalnızlık nedir peki? ismi gibi bir zıtlık durumu yoktur aslında ortada. Küçüğün zıddından dolayı Büyük denmez ona, yalnızca bir edepten, hepsi bu.. küçük- zıddı değil, küçükle aynı değil, üst modeli değil, küçükten büyük; büyükten küçük değil.. Fazlasını demek bilinmezi bilmek anlamına geldiğinden, ayakların kaymasın nefsim dikkat et.. Bu uçurum her şeyi unutturduğundan ve yalnızca kendini hatırlattığından dolayı uçurumdan düşmek yalnızca uçurumdan düşmeyi gerektirir bu yalnızlıkta. Bu yalnızlık yalnızlık içindir. Aşk'ın tek gayesi aşk; sebebi aşk, varlığı aşk.. Her şey kendi sebebiyle, kendini doğurur ve besler. Sessizlikten dolayı susmaktır. Yükselmek için yükselmek vardır burada, yükselmek için sevmek ya da bırakmak ya da hesap etmek yoktur. Bütün gaye, olsa olsa hiçbir aracı gaye yapmayacak gaye'ye ulaşmaktır.Bu tabiki araçsız demek değildir. "Son" kelimesini kullanmadan sonsuz demek gibi, işte kelimesizliğimiz burada.. Nasıl mı bunları diyebiliriz? bundan gayrısının bizim küçük yalnızlığımızda olduğundan dolayı ama küçük yalnızlığa bakarak değil.. Arkada bir şey bırakmamaya çalışmamak için değil, bırakmak için de değil, ön-arka olmadığından dolayı "good-bye my blackbird" denilir (ona gidemeyecek kadar ondan gelmek.. vuslattan çok veda koksa da vedadan çok vuslattır sebebi) ve kim bilir ancak o zaman bir çin şehri üzerine Anka'dan bir tüy düşer de bakanlar artık görür Ol'ur. Rahman'dır muhakkak..