Lorem İpsum



Olmak için ölmek; Bilmek için sormak...


2 Ekim 2013 Çarşamba

Küçük vs küçük

Büyük yalnızlığa hoşgeldiniz. bütün sırlarınızın, şüphelerinizin, korkularınızın, endişelerinizin, beklemelerinizin, bekleyemediklerinizin ve tüm bunların doğurduğu o karanlık, isimsiz, kelimesiz sancılarınızın aktığı o dolmak bilmez, doymayı unutmuş uçurumdan bahsediyorum elbette. Bir teselli yazısı değildir, sadece uçurumdan atlarken arkaya bakılıp "good-bye my blackbird" sözü kadar anlaşılabilir bir yalnızlık bu. fazlasının kelimesi yoktur, ne dibi anlatabilen çıkmıştır, ne düşüşteki kelimelerin boyu yeni yolculara ulaşmıştır. Bir karamsarlık yazısı da değildir, çünkü tüm hayatımızdaki kelimelerin (nitel olarak) toplamı bir "good-bye my blackbird" etmeyecektir (atlamadan bilemeyeceğimi de bilmem gerek). İmkan ya da imkansızlıklar; zorundalıklar veya zorluklar; fırsatlar veya pişmanlıklar yazısı da değildir. zihninizde bir şey uyanmasına da gerek yok, muhayyile veya eleştirinizin çalışmasına da gerek yok. Yorucu dünyanın dinlenmeye çalışan mahluklarıyız sonuçta... Yalnızlığımızı atfedeceğimiz bir duygu silsilesi de çarpmadı henüz bize. Hala kelimeler, hala mana'yı unutturan anlamlara aldanış... Unutulmamalıdır ki, yazılar değil kelimeler okunur burada; cevap için değil sorabilmek için öğrenilir. sorular kendine, cevap ölüme verilir. Kısa lafın uzunu: cahilin kalem mağrurluğu.

Küçük yalnızlıklarımız, o güzel kaldırım taşlarındaki şekiller tadında, altında beklenmeyen sular yatmayan, yoğurdun kaymağı, mevsimin baharı, bayram şekeri küçüklüğünde yalnızlıklarımız. yalnızlığın çoğul halidir kısaca bu halsiz hal. Halbuki yalnızlık çoğul eki alması yasaklanmış olan bir kelime olmalıydı (bu bağlamda). Saçmalık, temelinde yatar bu küçük yalnızlıkların. Çünkü her zaman Tek Yön tabelası algısına benzer bu yalnızlık da diğer saçmalarımız gibi. Baştan yolun solunu okumanın verdiği güvene aldanırız. Endişeler uğruna heyecanları satarız, iştiyakları kaybederiz. Çünkü karşıdan bize çarpacak bir şeyin olmadığını bilmek bir güven verir bizlere. Ya da "çıkmaz sokak" tabelası gibidir bu küçük yalnızlıklar. yolun muhakkak bir sonu vardır güveni sarar bizleri. Sokaktan çıkacak her kişinin en fazla sokağın dibinden geldiğini bilmek bir ihtimal doğurur bizlere. O ihtimal öğrenebileceğini bilmektir. Namussuz bir öğrenmedir bu. Nasıl'ı ve Niçin'i bilinen ama Ne'de çok kafa yorulmayan bir öğrenmek. Sokağın sonunu merak eden zihinlerin, öğrenmenin sonunu merak etmeden öğrenmesine benzer. Küçük yalnızlıktır, kaybetmeye değil bulmaya gidilir, fikir depremlerine değil düşünce dengelerine koşulur burada. Küçük küçük sonlar yaratılır, kendi önüne ip yumakları atılır, koşulur yakalanır ve bir başka son daha... Ve geçmiştir zaman, en nihayetinde zaman içinde yaşanıldığı düşünülür bütün zamansızlıkların. Sanki anı yaşamak için geçmişi hatırlamamaya veya geleceği düşünmemeye kendini zorlamak gibi... (Büyük oyun 1.2) Küçük sonsuzluğu yaratmaya çalışırken büyük sonsuzluktan yaratıldığını unutmak sanki. bu bizi An'dan daha fazla koparır aslında. An, vahiy bile olsa (muhabbetle sarsılsa bile) geçmişi ve geleceği olmasa gelmez (ikisini bir etmeye dahi gelse). Bir başka kelimesizlikle,  küçük yalnızlığın sebeb-i mutlak'ı Fihi Mafih olmayan eşyadır. Bu, gün geliyor bir bağımlılık, bazen alışkanlık, çoğunlukla korku, ondan önce endişe, hepsinin ardından bir ümit, karların altından bir Germinal rüyasına dalıp tekrar kanmak arzusu..An' ı yaşamak bir tavsiye olduğu sürece yalnızlığımız küçük olacaktır, An'dan başkasında yaşamanın mümkün olmadığını bilmek ise bambaşka. Unutulmamalıdır ki, An'a ait belki de tek kural kuralsızlıktır, geçmişi ve gelecek ise kurallar ister, An'ın içinde geçmişi ve geleceği düşünmemek gibi bir kural da bozacaktır An'ı. Küçük yalnızlıkta başa gelen şeylerin her'leşmesi (hürleşmesi de der buna İnsan) mümkün olamayacağından dolayı, Tanrıların bizi izlemeyeceği mahrem hallere yalnızlık deriz. Güvende olmak adına bütün güvensizlikleri tadarız çünkü her bir endişe veya korku önceden, önünden hesap edilmelidir ve biz zamanla hesapsızca hesaplardan dolayı ölümün de bir "tek yön" ya da "çıkmaz sokak" olmasını dileriz. Öldükten sonra yaşamak istemek ne kadar da acı gelir bizlere.. Bir şey senin için varsa, sen olduğundan dolayı var, bunu biliyorsun. fakat sen olmasan da olacak şeyden dolayı sen varsan yazmak yetmez bunu sen de bileceksin. Önce gelen "Oku" sonra gelen "O insana kalemle yazmayı öğretendir." İşte sana dair, varlığından mütevellit doğan şeyleri çekilip bir kenara yazabildiğini düşündüğün şey küçük yalnızlığındır. Aldatmacadır, yüzsüzdür, sensizdir, şahsiyetsizdir... Eğlencelidir, kişiseldir, makyajlıdır, isteklidir... Suskundur ama suskunluğu sessizliğinden değildir. Yazmanın özgürlüğü adına okumanın hürriyetinden vazgeçilir.. uçurum manzaralı evler, içlerinde şairler ve ressamlar, uçurumdan hiçbir zaman düşmeyeceğinden emin uçurumu izlemekteler... Alimler daha yolda, sanatkarlar "good-bye my blackbird" demekte..

Büyük yalnızlık nedir peki? ismi gibi bir zıtlık durumu yoktur aslında ortada. Küçüğün zıddından dolayı Büyük denmez ona, yalnızca bir edepten, hepsi bu.. küçük- zıddı değil, küçükle aynı değil, üst modeli değil, küçükten büyük; büyükten küçük değil.. Fazlasını demek bilinmezi bilmek anlamına geldiğinden, ayakların kaymasın nefsim dikkat et.. Bu uçurum her şeyi unutturduğundan ve yalnızca kendini hatırlattığından dolayı uçurumdan düşmek yalnızca uçurumdan düşmeyi gerektirir bu yalnızlıkta. Bu yalnızlık yalnızlık içindir. Aşk'ın tek gayesi aşk; sebebi aşk, varlığı aşk.. Her şey kendi sebebiyle, kendini doğurur ve besler. Sessizlikten dolayı susmaktır. Yükselmek için yükselmek vardır burada, yükselmek için sevmek ya da bırakmak ya da hesap etmek yoktur. Bütün gaye, olsa olsa hiçbir aracı gaye yapmayacak gaye'ye ulaşmaktır.Bu tabiki araçsız demek değildir. "Son" kelimesini kullanmadan sonsuz demek gibi, işte kelimesizliğimiz burada.. Nasıl mı bunları diyebiliriz? bundan gayrısının bizim küçük yalnızlığımızda olduğundan dolayı ama küçük yalnızlığa bakarak değil.. Arkada bir şey bırakmamaya çalışmamak için değil, bırakmak için de değil, ön-arka olmadığından dolayı "good-bye my blackbird" denilir (ona gidemeyecek kadar ondan gelmek.. vuslattan çok veda koksa da vedadan çok vuslattır sebebi) ve kim bilir ancak o zaman bir çin şehri üzerine Anka'dan bir tüy düşer de bakanlar artık görür Ol'ur. Rahman'dır muhakkak..


25 Ağustos 2013 Pazar

Yol Kenarı'ndan


hoş'ta kal, değilsin bir başına.
bu sefer gitmek bir başka..
gittiğin bir yer yokmuşçasına gitmezsin,
en sevdiğin yere gitmek gibi de değil;
ama bir başka gitmek..
kaldırım kenarlarında evlere kurulmak sanki
geçip de gitmek gibi çaresizin yanından
o bakınca, yalnızca, görmeden;
ama anlayanın sen olması anlayamadığını.
sanki kendine bakmak gibi bir gitmek bu sefer..
dönüp baksan da kendine:
hala iyi bir adam mıdır baktığın? diyebilmek..
yaklaşan karanlığın gelmesi gibi,
geri adım atacak aydınlığa tenezzül etmemek,
bazen sadece gözünü yummak gibi..
kaçmak gibi de değil bu gidiş;
kalacak bahane bulamayacak kadar dalgın,
habersizce yaklaşan bir şahsiyet..
ne bir kuyu, ne de mağara ağzında beklemek;
bu susuzluğunu arştan gidermek..
ayaklarından ruhunu bir dileğe bağlamak,
kelimesizlik kelimesine tutunmak..
bu sefer gitmek bir başka..
ne sırtında kitap ne kafanda bir katre iman,
çatlaklara basmadan kuraklığı geçmek gibi,
ne eski bir hatıra ne yeni bir heyecan,
bu atiye sığmaz maziyi yırtan bir gitmek..
bu sanki kelepçelere balta vurmak,
bir bağımsız boyun eğiş özgürlüğe..
giderken unutmak gibi geldiğin yolu
Tanrı'ya çobanlığı bırakıp
çobanın Tanrısına gitmek gibi..
bir suyla akıp gitmek gibi,
firavun Musa'ya dalmışken
Adem'in geldiği yere devam etmek gibi..
bu sefer gitmek bir başka..
kalanların üzerine yalnızlık yağmadan,
çölde bir yalnızlıktan ıslanmak..
yol sormak, şehir bulmak değil;
bir yolcunun evinde ısınmak gibi,
ev sahibini bulamadan dönmek sanki,
hırka için gittiğini bilmeden gitmek;
içi hoş bir hırkayla geri dönmek..
cenneti bir muhabbet uğruna satmak
bir buğday tanesiyle dünyaya düşmek sanki...

30 Temmuz 2013 Salı

Nefes

Ne kadar özgürsün? Bir otobüste yolculuk ederken kafana damlayan klima suyu damlasından rahatsız olmayacak kadar özgür müsün mesela? Halbuki bilirsin ki hava sıcaktır, ve az sonra ensenden damlayıp taa derinlere kadar giden ve sadece havadaki yoğunlaşmış nemden ibaret olan klima suyu az sonra kuruyacaktır. Ama sen ondan bile rahatsız olursun. Kafanın içinde rahatsızlığa o kadar mahkumsun ve o kadar mükemmeli arıyorsun ki, iki dakika sonra kuruyacak bir su damlası bile sana işkence gibi geliyor. Zaten hava sıcak olmasaydı, o klima suyu asla olmayacaktı. Ve o var olduğu için de kurumaya mahkum.

Ya da yanında oturan kişinin vücut sıcaklığı, 1 saatlik yolculukta ona temas ettiğin 3-5 saniyelik total zaman dilimi bile sana işkence gibi geliyor. İçin sıkılıyor. Ya da önünde duran kadının vücudu sana temas ediyor. Ama sonuna kadar istemiyorsun.

Otobüs ilerleyen duraklarda daha az kalabalıklaşıyor. Özgür insanlar, otobüsten inme özgürlüklerini kullanıp, oradan başka bir otobüse binme özgürlüğünü kullanacaklar. Sonrasında muhtemelen o otobüsten de inme özgürlüklerini kullanıp, evlerine girme özgürlüklerini ve TV izleme özgürlüklerini kullanacaklar. Yemek yeme, üzerine çay ve sigara içme özgürlüklerine kavuştuktan sonra, her özgür insan gibi akıllarında gün içinde yaptıkları olacak ya da olmayacak şekilde, rahat ya da rahatsız bir uykuya dalma özgürlüklerini kullanacaklar, ya da kendilerini onlardan daha özgür sayan asi ruhlu özgür insanların yaptıkları gibi geç uyuma ya da uyumama özgürlüklerini kullanacaklar. Bazıları sevişme özgürlüklerini kullacak, bazıları bu özgürlüğü parayla satın alacak bazıları, sadece hayalle satın alacak.

Sen de yanındaki kız, acaba onun bacaklarına baktığını mı düşünüyor diye vesvese dolusun. Sürekli gereksiz bir manasız, gereksiz bir baskı var üzerinde. Aklın özgürlüğünü sürekli kısıtlıyor. Ama aklınla daha özgür bir yaşam hayali kurmaktasın.
Ve sonra...
Bir adam daha otobüse biniyor. Herkes aynı anda o adamın yaydığı farkında olma dalgalarına uyar gibi o adamın büyüsüne kaptırıyor kendisini. Yeşil bir gömlek var üzerinde, pantalonları dizlerine kadar. Elleri çok pis adamın, ama, nedense özgür insanlar olarak o adamın bizi köle ettiği, ve onun farkında olmamız gerektiği kanısına karşı duramıyoruz. O kadar büyük bir cazibe ki, dayanamıyoruz o adama karşı.

Bazısı böyle durumlarda ilginç deneyler yapmak ister. Kendilerini bir bilim adamı yerine koyar. Bu tip durumlarda inanılmaz bir cazibe varsa, kimi insan cezbedene değil meczuplara bakmak isterler. O sırada, dışarı bakarmış gibi bakan ama milisaniyelerle cezbedene bakan gözler görürsünüz. Meczuplar sadece gözdürler o sırada.

Bu kişiler, cezbedene en son bakmak isterler, baktıklarında, dizlerine kadar gelen pantalonun, dizlerinin olmamasıyla olan alakasını görürler. Ellerinde kirin, bir insanı cazip kılmasının en önemli sebebinin, meczupların gözünde, onlardan daha aşağıda dünyaya bakmaları olduklarını kimi acizler farkeder. Kimi acizler fark eder sonrasında şükreder. Bazısı da o sırada özgürlüğü düşünür...

Ta ki bir meczubun sana özgürlükle alakalı dediği bazı şeyler aklına gelene kadar.
Ortadaki inanılmaz paradoksun içinde boğulup, düğmeye basma özgülüğünü kullanmak istiyorsun. Kimse bir şey demiyor. Allah var, mükemmel bastın düğmeye, koskoca otobüs senin özgürlüğün karşısında diz çöktü. Sen kimin karşısında diz çöktün, ey garip.

Özgürlük, nedir? Özgürlüğünü neler kısıtlar?

Muktedir mi? Siyaset mi? Kafana damlayan klima suyu damlasından rahatsız olacak kadar seni sarmış olan sen mi özgürlüğünden uzakta yaşamaya itersin kendini yoksa? Kalabalık bir yolda yürürken önünde ilerleyen çiftin mutlu gülüşlerinden rahatsız olur musun? Bazen yol o kadar kalabalıktır ki, adımlarını atarken adeta için sıkılır. Bazen kendini en özgür sandığın kalabalıkların içindeki yalnızlıklarını yaşarken bile adımını öndeki kişiye göre atmak zorundasındır. Ayağın takılır yoksa, sağ ayağını atarken onların da sağ ayağını atması gerekir. Ya da senden hızlı yürümeleri gerekir, sadece senden önce yürümeleri yetmez. Senden hızlı yürümedikleri sürece ayakların onlara takılacaktır. Bir adım önde olmaları yetmez, çünkü eğer sen hızlanırsan ve onlar aynı hızda kalırlarsa yine bir süre sonra senin özgürlüğünü kısıtlarlar. Öyle bir önünde olmalılar ki, onlar, senin hızına bağlı olan bir matematiksel fonksiyonun verdiği her değerden daha büyük olacak başka bir matematiksel fonksiyon gibi olmalıdırlar.

“mürşid gerektir bildire
hakkı sana hakkel-yakin
mürşidi olmayanların
bildikleri güman imiş”
Mısrî

İnsan her şeyden bağımsız olabilir mi? Özgürlük bağımsızlık mıdır?

Zıddıyla bilelim, bağımlılık nedir? Nelere bağımlısın hayatta. Acziyetini bilen insan, aslında bağımlı olduğu şeyleri bilir. Acziyet, bir çok alimin dediği gibi aslında tek bağımsızlığımızın da ilk basamağıdır. Aciz olduğunu bilmeyen insan, özgür olamaz. Aciz olduğunu düşünmeyen insan ise en büyük köledir. Bazısı kendisini aciz olarak gören insanları kendilerinin de küçük görmeleri gerektiği gafletinde yaşarlar, ve gülerler. Zat-ı alileri asla çıkamayacakları bir kısır döngünün tam ortasında ölmeye mahkumdurlar.

Aitlikler özgürlüğü kısıtlar mı? Elinizdeki bilet otobüse binme özgürlüğünü sizlere verir. Ama her özgürlük gibi o da sorumluluğuyla gelir. Artık o bileti kaybetme lüksünüz yoktur. Artık o size bağımlı gibi görünür, ama aslında siz kağıt parçasına onun size bağlı olduğundan daha da bağlısınız. Eviniz size temiz bir dam altında uyumayı vaadeder, ama artık, çekip gidecek kadar özgür değilsiniz. Okulunuzda size özgür düşünmeniz gerektiğini söylerler (bazısında böyleyken, bazısında o bile yoktur), ama daha özgür olmak için mezun olmanız gereken bir okulda köleliğe yavaş yavaş alışırsınız. Size ait olan her şey sizden bir şeyler götürmek zorundadır. Her şeyinizden kurtulduğunuzda sadece elinizde kalan bedeni, ve canınızı kurtarmak zorundasınızdır.  Her halk, 3 boyuta bağımlıdır. Onun içinde yaşar. Dışına çıkamaz.

Sadece bazı aceze bunları aşabilir. Şaraba sarar. Meczup dirler onlara. Dazlak kafasıyla, kaşlarını kazıtıp, yer yer dolaşırlar. Onlara ait olan bir tek emanetleri vardır, onu da emanet olduğundan severler. Bazısı bunlara deli dirler, bazısı meczup.


Acziyetini hissetmeye başladığın anda, içinde bir şeyler ölmeye başlar. Bu bir düğün günüdür. Özgürlüklere kanat açmanın günü, o ölümlerin başladığı günüdür. Saf özgürlüğün günü ise, bambaşka.

29 Temmuz 2013 Pazartesi

مرفت


Hoş geldiniz… Bu sefer Hoş’a gelmemiş olabilirsiniz. Hoş’a gideceksinizdir muhakkak. Bilme makamıdır burası. Aşk makamından sonra; istiğna vadisinden önceki vadidir. Marifet vadisidir burası. Tek marifet O’nundur elbet. Marifetullah’tan başkası sığmaz marifete. Aşktan çıkılmadan buraya gelinmezse de buraya gelinmeden de aşk bir bilinmezdir. Bilinmezi sevenler haz yolunu muhakkak bulacaktır. Hoşça kalırlar orada. Öğrenmenin açlığında yananların makamıdır. Aşkın ateşine benzemez. Aşk’tan vazgeçme acısı bir başkadır. Ben kim miyim? Yalnızca sizin gibi bir ademin bir oğlu…
            Ademoğluna şimdiye dek elbette “niçin?” ve “nasıl?” soruları çok daha tatlı gelmiştir. Bir türlü her şahıs duymuştur onları aramanın tadını. Ve hep önce onların bulunması tavsiye edilmiştir ve düşünülmüştür. Niye yaptığını ve nasıl yaptığını bildikten sonra ne yaptığın genelde çok fark etmez. Çünkü bilmenin mağrurluğu kapatır arpa soğanlarımızı. Niçin ve nasıl aslında bilinmez, inanılır yalnızca. Her inanç da kendi gerçekliğini yaratır muhakkak. Yaratılmış gerçeklik yerine, yaratan hakikati bulmak gerekir diye düşünür bir soytarı. Bu yüzden şu soru sürekli meşgul eder aklını: “ben NE yapıyorum?”. Gerçekten biliyor mudur ne yaptığını? Niçin ve nasıl sorularının cevabı ona ne yaptığını gösterir mi? Ya da ne yaptığını bilmeden niçin ve nasıl sorularını nasıl sorabilir? Nasıl sorusuna düşmemeyi unutmuşuz işte.
           Mesela yemek yiyorum. Niçin yiyorum? Elbet vardır bir cevabınız. Nasıl yiyorum? İngilizler cevaplasın bunu da. Pekiyi ne yiyorsun? Bundan yeteri kadar emin misin? Ne yediğini bilmeye kalkışsan muhtemelen açlıktan ölürsün gibi değil mi? Mesela, kendini yiyor olabilirsin. Buna karşı savunacağın tek şey zaman ise; zaman bir yaratılmış gerçektir. Ya da okuduğunda aslında kendini okursun. Kur’an okuyorsun mesela. Hakikati öğrenmeye çalışıyorsun. Eyvallah. Gerçekten dürüst ol şimdi, okuduğunu mu yaratıyorsun yoksa yaratılanı mı okuyorsun? Kendi gerçekliğini yaratmak için değildir sanki? Sen okuduğunu mu oluyorsun yoksa olduğunu mu okuyorsun?
           Ne yaptığını bilmek bahsine geri dönelim. Sana öğretilen bir diğer soru “gerçekten ne yapmak istiyorsun”. Neyi yaptığını bilmeden neyi yapmak istediğini bilemezsin ki. Kendini bilmedikten sonra elbette her secde özgürlüğünü kısıtladığını düşünürsün. Halbuki özgürlük kendini bilmekten sonra gelir. Nerede ne kadar özgür olacağını ne kadar bilebilirsin? Kendini öldürmek istersin ey nefsim. Ama ölmeyeceğin hakikatini bilmeden ne kadar öldürebilirsin kendini? “yularsız dolaşan eşek”? Marifetin ilk anahtarı elbette kendi alemine dalabilen kamil’liktir. Bu kamilliğin de ilk sorusu “ne yaptığını” bilmektir önce. Sürekli halk edeni görebilmek için an’lar boyunca hal’ini görmeye çalışmak değil midir. Her hareket muhakkak bir Hal’in sonucudur. Hal’i bilmek, hareketi bilmek, harekete yön verecek hal’e girebilmek.
           Bir şeyleri bulmak için de kaybetmek kuralını da unutmamak gerek. Kendini bulmaya kalkışırken de kaybetmek gereken doğal olarak – tek sahip olduğun şey- kendin olacaksın. Bu mu dersin taşlarda donmuş sükuta sebep? Yaşamın boynuna asılmış bir bela olduğunu düşünmeni dilemem. Bir akıntının içindesin, durmadan geçiyor bir şeyler ama hatırlaman gereken tek şey bu vadide geçen her şeyin sen’in içinden geçmesi. Onları bilemeden o akıntı içinden geçmez; sen bir akıntının içinde geçip gidersin.
           Sana geçen anın önemini ne anlatabilir ki? Bütün yaşayacağın o ileriki pişmanlıklarını hesap edebiliyor olman yetmiyorsa sebebi yanlış hesabı yapman. Azapla karşılaşacaksın, onu demek ki burada buluyorsun önce. çünkü tanıdığınla karşılaşırsın burada. Pişmanlık gerçekten ileride mi gelecek karşına ‘zan’ ediyorsun. Nefes almayı hatırlamadan ömür sürebilirsin. Ama sonunda hatırlayacağın tek şey haberin olmadan alıp verdiğin nefesler olacak. Şimdi seni gerçekten bir nefes mi öldürdü?
         Nefsine küsme! Yalnızca bil, sonra cevaplar gelecektir. Ne’ye sahip olduğunu bul da unutmamayı da unutma. Can’ı Canan öğretir muhakkak. Ama Can’ı bilmeden bulduğuna Canan demek ne kadar mümkün? Yediğini düşün bakalım zamansız olarak. Yer misin hala? (bütün sorular sanaydı nefsim. ayıl.artık.)


Can geldi; canan gitti
Canan geldi; can bitti.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Anne orucu

Hani işte O
Hani bir masanın bir ucuna takılı kalmak gibi
Orada olup, oradan atlamayı dilemek gibi
Güçsüzlüğe bahane bulmayı unutmak
Ölümlü bir varlık olduğuna şükredermiş gibi

Bir toprağa takılı kalırsın
Dolunayın vurduğu cesetler de dolunay oluverir ya hani
Bakarsın, beklersin uğramaz bir ses odana
Yalnızlıktan kaçmak için önce yalnızlık belası
Ah, hani şu sırlar var ya
Bir sır için yaşayan insan olmak gibi

Neyi kanıtlamak ister ki insan?
Korkmaktan korkan korkusuz
Dünya korkuyla dolu oluverir ya hani
Korksam beni tutan hangi el çürümez ki
Kapıyı çalarsın da annen yetişemez ya hani
Kanların damlar da annenin merdivenlerine
“aç kapıyı” diyemezsin ya bir kadına
Annen içine sızıverir ya hani

Kafan karışır, kafandaki açlık mı boşluk mu?
Bilsen de yürürsün
Yalnızca zamanın geçtiğini düşünürsün ya hani
Günler sayarsın, toplarsın cebinde
Birini bilir de sayıları görürsün de yalnızca
Bazen bir yabancı olursun da başına
Bir başına kusarsın ya hani

Mutluluk iskemlesini çekerler altından
Özgürlük ağacına asarlar ya hani
Sana hayatı gösterenlerin hepsi ölüdür de
Sen ölüme gittiğini bilemezsin
Niye yaşadığını unutursun hani
İçinde bir ses yükselir,
Bir yerde durup dinleyemezsin
İnsanlar her gün aynı yolları yürürler ya hani

Hani nerede o?
Hem gören hem yansıtan parçam
Hani göze düşer ya yaşlar
Kurumak için ıslanan yine gözlerdir ya hani
Kopanı tutan güç nerededir
Güçsüzlüğünden kopmaz ya bazı yapraklar
Anneler ne kadar güçsüzdür dersin ya hani

Kalsam ne fayda, gelsem sen nerdesin
Bitmeyen de gidermiş ya hani
Nasıl yaşadığın değil de öldüğünmüş ya zaman
Hani zamansız da sarılan diye ararsın ya bazen
Burada durduğun bilinmez mi gerçekten
İnansan da gösteremezsin ya ellerinle
Ellerin cebinden bir daha çıkmaz ya hani

Küsemezsin sevdalara, yolluk verirler ya yüreğine
Aşk vakitlerinde yersin ümitlerini
Kendini unutmadan düşemezsin ya bir yola
Yedi vadinin yedi kuşu da küser ya sana
Bulamadığını bulamazsın hani
Padişah avlusunda solarsın
Hani dersin yine de

bulamamak nerede, bulduğum bendeyse?