Lorem İpsum



Olmak için ölmek; Bilmek için sormak...


hane-i efkar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hane-i efkar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Kasım 2014 Perşembe

...


http://www.youtube.com/watch?v=RaLVi4zFYvk

            şu evin duvarları

ne gözleri var bilsen, yemyeşil

içinde akıp gidemediğin kadar koyu

yakana yapışmış iki el gibi ağır

her yalanın soyunduğu kadar çıplak

çarpa çarpa öğrenirken adam olmayı

yüksek ilmeklerde bir sarsıntıyla

kimsesiz çocukluğundan bir sahne gibi

annenin saçlarında gezen eli gibi

dalgakıranlara küfreden coşkun denizler gibi

gece yarısı ıslak kaldırımlara tükürmek gibi

sigaran yanarken sönen sen’mişsin gibi

ruhunu delip geçen rüzgarlar gibi

her sabah uçurum kenarında açmak gibi

yıllanmamış anılarına bir kibrit çakmak gibi

çöl uykularına uyanmak gibi

tüm varlığını, bir yokluğa armağan etmek gibi

bir senin, sadece senin anladığın gibi

o duvarlar

çırpınırken rüyaların göz kapaklarında

ve her sancılı çarpışta köşeli ayrılıklara

tam da o sahnede takılmış bir film gibi

zaman başa sardığında utanmadan

başına çektiğin yorganın gibi

avuçlarında bir hurma turuncusuyla

düşmek

başınla beraber

yine aynı akıntıya

acımadan / acınmadan

duvarlar dolusu Besmele’yle

sarhoş kendiliklere

karanlık kelimesiz yeşilliklere

duvarların adı olmaz.

 

 

21 Ekim 2014 Salı

Sus(a)uyorum

Bir sokağa çıkmışım meğerse yapayalnız..
Eteklerimde sonbahar sancıları, kıpkızıl güneş;
Biliyorum ki batacak..
Bir öz-lem ta derine, en kendime, benim bile olmadığım bir Sevgi’ye..
Bir yolmuş içimde büyüttüğüm yıllardır,
Lineer zamana vurunca anlamsız;
Bir daire içinde ise pek mümkün..
Azık gerekliymiş yol-da, acıkmak varmış; sus-a-mak ve yorulmak..
Yol bir dönüşmüş daire içre, başı dönenlere eyvah..
Uğrunda kan dökülen bir kavgaymış, anne karnına benzemeyen
Birbirine mahkum edilen ONLARdan,
Hızlı adımlarla uzaklaşmakmış tek çaresi,
Kırılgan var-oluşlarından,
Yürekli adımlarla, yüreksiz adamlardan..
Zaman da fani imiş, an’a nazaran,
Güneş batmakta, artık gece özgür, başım dönüyor,
Eyvah !..



























14 Ocak 2014 Salı

Kelimelerin Ölümü-I

"Derken, Adem (vahy yoluyla) Rabbinden birtakım kelimeler aldı, (onlarla amel edip Rabb'ine yalvardı. O da) bunun üzerine tövbesini kabul etti. Şüphesiz o, tövbeleri çok kabul edendir, çok bağışlayandır." Bakara-37

“En bayağı olayın bir serüven haline gelmesi için onu anlatmaya koyulmanız gerekir ve yeter. İnsanları aldatan da bu zaten. İnsanoğlu hikayecilikten kurtulamaz, kendi hikayeleri ve başkalarının hikayeleri arasında yaşar. Başına gelen her şeyi hikayeler içinden görür. Hayatını, sanki anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır. Ama ya yaşamayı ya da anlatmayı seçmek gerek.” J.P.Sartre / Bulantı

Hakk niye kelimeleri öğretmiştir ki İnsan'a? Adem gözyaşlarının çamurundan kendini tekrar kılmış olabilir mi? Adem ilk toprağa basınca ne hissetmişti ki? Adem'den bu yana toprak ne kadar değişmiş olabilir? Bir toprakla bir kelimenin arasındaki bağ ne olabilir ki?

Muhakkak ki halen topraktan yaratılmaktayız. Muhakkak ki bir yandan da sürekli toprak olmaktayız. Ölüm de aslında buna bir sekte vurmuyor. Çünkü toprak yemeyi bırakmak zorunda kalıyoruz bu yüzden de aslında toprak olmaya bir son veriyoruz. Kendimiz de sonunda toprak olarak, toprağı toprak etmeye bir son veriyoruz. (Nasıl toprağı toprak ediyoruz bir bahs-i diğer) Ölünceye kadar toprak olmuş olan saçımızın büyüklüğü büyük ihtimalle öldüğümüz andaki bedenimizin büyüklüğünden daha fazlası edecek. Bir çamur parçasından bir heykel hayal edin ve onu bir toprağa gömün. Ve gözlerinizi kapatın. Ve bir karanlığı hayal edin, tekrar gözlerinizi kapatın. Kim karanlık denilince siyahı düşünmekten alıkoyabiliyor kendini. Karanlığın rengi siyahtır, karanlık bir siyah değildir. Ölüm, ölmek olsaydı; böyle bir açlıkla açmayacaktım gözlerimi. Bir gariplik var ya da bende var ya da ben varım ya da hiçbiri yok. "doğruyu yanlıştan ayırmak için" demek ki siyah ve karanlık kelimelerine ihtiyacımız olsa gerek diyor cahil idrakim.

Şimdi ise çamurumuzu pişirin, pişirin, pişirin. Üstüne size dair bütün desenleri çizin. Boyayın onu, özenin biraz, ellerinizi alın fırçaları, çekinmeyin. Tekrar pişirin. Şimdi tekrar gömün toprağa. Onu öylece bırakın. Zamana mahkum edin onu. Böylelikle uzun süre hiç bozulmadan kalabilecek. Çok daha fazla uzun ömürlü olduk şimdi. Zaman geçti, geçti, geçti. Hayatın kendisinden sonra en acımasız parçası olan zaman onu da zamanla eskitti, yıprattı, parçaladı tekrar toprak kıldı. Yine bizim hüsranımız. Zaman bir ete kemiğe bürünüp yapmadı ama bunu. Azrail eline bir orak alıp biçmiyor insanları sonuçta, bizim bin bir türlü orakla olan münasebetimiz yüzünden belki de zaman. Aslında pişmiş çamuru da toprak yapan dokunduğu toprak olsa gerek. Eğer bir boşluğa gömseydik muhakkak sonsuza dek olduğu gibi kalabilecekti. (eğer onun etkileşime gireceği topraktan bağımsız olan enerjiyi soracak olursanız, orada tefekkür etmeniz gerekecek. kısaca, karşı koyabilecek bir enerjisi olduğunu hayal edin.) Dünyada bir var'ı gömebileceğimiz bir boşluk ise malesef yok. O zaman o soruyu tekrar soracağım: kurtuluş yok mu? Tek kurtuluşu zamanın madde üzerine etkisini yok etmekle mümkün oluyor. O da yalnızca yok olarak mümkün olsa gerek. Öleni hangi zaman öldürebilir ki bir daha? İnsan kendini bir boşlukla sararsa (bir mumya gibi düşünün) muhakkak meydan okuyabilir. Boşluk İnsan'ı kendine çekip zaten yok edecektir ve toprağa değmeyecektir. "Vücudu fani kılmaktır, adı Aşk."* (Bu bahsi Hz. İnsan oldukça daha iyi bağlarız umarım.) Ölüm de ölmeseydi böyle bir açlıkla açmayacaktım gözlerimi. "Endişe, yok'u var kabul etmek"** ise bu endişeden kurtulmamız için yok ve var kelimelerine ihtiyacımız olsa gerek. Hatta "ne var?" sorusuna ve "Ne var ki!" hayretine dahi ihtiyacımız var.

Şimdi ise pişmiş çamurdan olan heykelinizi "yakacağı beşer(olmamış insan) ve taş(olmamış toprak) olan" bir cehennemde yakın, yakın, yok edin. Buradan öte ben'i susturur, siz'i bitirir. Şimdi ise bir nefes bırakın boşluğa. Tekrar boşluğa bakın. İçinize bir boşluk çekin (nefes almamaya devam edin). Ölüm bir hikayedir okuyana, ölüm bir yaşamaktır yaşayana diyebiliriz belki de Sartre'ın belki de bilmeden öğrettiği gibi bana. Nefes alın. "Üzerimize örtülmeden kapı, biz örtelim kapıyı"*** Her şeyden sonra belki de susmak kelimesine ihtiyacımız var belki de "dinlemek"**** için.. Yada susmak ile sessizlik arasındaki farkı anlamamız için. Kelime (de) öğreten Rabb'e hamdolsun. Çamur'dan yaratıp çamur kılmayan Rabb'e hamdolsun.

İlmin bir nokta olduğuna inandım ama hiç bir nokta halinde görmedim. ama bir cahil olarak ben de onu çoğalttım. Belki de bağlantısız görünen bunca söz için dinleyenin affına sığınırım. Aslında kısaca, Hz. Pir'in sözünü daha yeni anlamaya başladım: "Hamdım, Piştim, Yandım..."

Çok önemli: Baştaki ayet yalnızca benim Rabb'ime giden yollarımdan bir tanesi olarak kabul edilerek paylaşılmıştır (diğerleri gibi), benim kurduğum bağlantılarla hiçbir -savunabileceğim- ilimsel birlikteliği yoktur. Lütfen bağlayıcı kabul etmeyiniz. Sorgulamanızı bırakmayınız. Affına sığınırım.

*Eşrefoğlu Rumi
**/*** Dücane Cündioğlu- Cenab-ı Aşk ve Hz. İnsan
**** Hz. Mevlana- Mesnevi

14 Temmuz 2013 Pazar

Buzağı'ya bakan kavim

"Onlar görmüyorlar mıydı ki, o buzağı, kendilerine hiçbir sözle karşılık veremiyor; onlara ne bir zarar, ne de bir yarar vermeye sahip bulunamıyordu.""Taha-89

Kim varsa fark etmez. Karşıdakini yok edinceye kadar savaşır, son damlasına kadar. Savaşacaktır da. Tutunacak doğru düzgün bir yeri olsaydı ne kadar tutunmaya çalışırdı başkasına. Hakk bilir ama belirlemez; kul bilmediğinden belirlemeye kalkar işte. Vazgeçse de güçsüzlüğünden, belirlediğini düşünse de… yorulur bir de utanmadan yorulur. Taş taşımıştır, haklıdır sanki ama taş taş üstüne koyamamıştır. Yok edinceye kadar savaşır. Halbuki kendini yok etseydi bir kere de? Yok oluşunu bile göstermek ister en iyi ihtimalle, yok olduğunu gösterince yok olur gibi düşünür. Büyük oyun’dur bu. Nefs’tendir… Cahil idrak’im öyle söylüyor. Dokunmak ister, aslında yakmak için. Yaktıkça güçlü olduğunu hisseder. Güçlü olmak içindir. Tanrı koltuğu ister. Güçlü olmak içindir. Yok, değil ama. Ne güçlü olabilmiştir ne bir damla huzuru. Bekçiler diker bahçelerine, dünya cenneti derdindedir elbet, ama bekçilerden korkar zamanla. Anlar, anlar anlamasına da yetmeyecektir muhakkak. Ama göremez. Arpa soğanları göremez. Güçle gelmez huzur. Birini yakarak yalnızca birisini yanmış kılar. Ateşin o kızgınlığını hissetmek iyi gelir. Sönünceye kadardır elbet. Koşmak ister ama elbet yokuşlar olmamalı der önce. Niye? Ah bilseydi korkardı elbet. En önemli olmaya kalkar daha da önemsizleştirir belki bu. Bir önemi kalmamıştır ki aslında önemsizleşmeyi bilmedikten sonra. Önem arar sonra. Yeni insanlardan, yeni kitaplardan ve yeni imanlardan… Zaten olanı bilmezse neyi bulur? Bilemem… Bilmemek yok der. Bilmese der miydi? Soru değil; cevap derdine düşmüştür muhakkak. İkisi de bilmeden gelir halbuki… Önce razı olması gerektiğini bilmeden razı olunmaya kalkar. Ben seni acıtıyorum der. Senden gelen acıya eyvallah demesi zor gelir. Bilse değişir mi? Bilemem… Karşıdakini yok etmeye çalışır sonuçta. Kendi sınırsızlığını bulamayan, karşıdakini sınırlar muhakkak. Bir Hırka görülmeyene hediye edilir. Sınırsızlar meclisidir, Hırka gider Muhabbet kalır. Ya da Muhabbet göçerken Hırka’ya sarılmanın anlamı nedir ki. Kıskançlık günahtır. Korku günahsızdır. Ne’den korktuğun üzerindeki belirlenimcilik ( reason) yapar günahı. Cehennem mi? Belirlenimcilik belası… Ka’lu Bela… yanlışımı düzelteyim: ente subhaneke! Hala sus'amaz, insanlığa susayamaz... Hala sev'er, değildir ümitsizlik dergahı burası... önce Adem sonra Adam olur. Belki kim bilir susar o zaman? ( cahilin sözleridir, üzerinde durulmamasına susamıştır, sonrasında susmuştur)

30 Ocak 2013 Çarşamba

Var Üzerine

İsyan her zaman mutsuzluktan olmaz. Bir geminin içindeki tayfa genelde açlıktan, savaştan, her zaman yediği balıktan ya da sürekli attığı ağdan dolayı isyan eder. 60 yaşındaki amca eşinden belki de çocuğundan isyan eder Allah muhafaza. Geminiz sıradan bir gemiyse isyanınız da bir hayvan kadar sıradan olur.

İsyan her zaman o kadar da normal değildir.

Mutlu olduğu için gülen insanların arasında, mutlu olmak için gülen birilerini bulursan kaçırmazsın gözünden. Çok belli oluyorlar o gibi tipler. Kimisi gülmeyi de beceremiyor aptalların. Neyse!

Bu adamları kaçırmamam gerektiğini bile bilmediğim zamanlarda kaçırtmayan bir şeyler olmuş. Bazen bunu düşünmek beni şaşkınlıktan isyana icbar ediyor. Fakat şimdi yine de onlardan olmayalım ki, şöyle düşünelim:

(A'râf-10).وَلَقَدْ مَكَّنَّاكُمْ فِي الأَرْضِ وَجَعَلْنَا لَكُمْ فِيهَا مَعَايِشَ قَلِيلاً مَّا تَشْكُرُونَ

Yine böyle şükür gerektiren dostlardan biri bir kitap önerdi.  Yine kendimden bir şeyler çıktı. Kendim yine eskiden beri var olanların fikirlerinde var oldu. Bir ben değilmişim dedim yine. Şükür.

Konuşalım.

"
"Peki Gazali'nin verdiği cevap nedir?" diye sordu Çelebi.

Molla Hüsrev cevap verdi: " Gazali'ye göre asıl sıkıntı, filozofların Yaratan'dan bir insan gibi bahsetmeleri, onun adeta mantık kuralları çerçevesinde elini kolunu bağlamalarıdır. Her şeyden önce zaman ve mekân kavramları tamamen beşeri kavramlardır; bunları Yaratan'a uyarlamak mantıklı ve pratik görünse de her zaman insanı doğru yola götürmeyebilir. Dolayısıyla filozofların bahsettikleri 'zaman' yaratılmış zamandır ve Yaratan'ı ölçmek için kullanılamaz. Dünyanın önceden yaratılmamaış olması , onda daha sonradan böyle bir isteğin belirdiği anlamına gelmez*, çünkü bu önermedeki önce ve sonra kavramları ancak insanoğlu için geçerlidir. Onun için öncelik ve sonralık tamamen farklı olabilir. Ayrıca dünyadaki her şeyin hareket halinde olduğu ve değiştiği de yine mantığın kendi kuralları içinde tutarsızdır. Çünkü değişimden bahsedebilmek için bir noktayı sabit kabul etmek gerekir.** Fakat dünyadaki her şeyin hareketli olduğunu iddia etmek, sabit bir noktadan bahsedilmediğini gösteriyor"


"


Şimdi buradaki ikilemlerin geneline Gazali'nin bir antitezi var. Yukarıda da biraz bahsedildiği üzere bu fikir şu temelde: Sebep sonuç ilişkileri, insan aklına daha mantıklı geldiği için varlar. Bu konuda Hume'un yaklaşımı hoş bir bakış açısı katıyor. Hume'a göre sebep sonuç ilişkisi, insan zihinide apriorik değildir. Yani bunlar sonradan kazanılmıştır. Örneğin, İshak'ın kafasına bir elma düştü. O bir sebep olarak yer çekimi kanununun varlığını günyüzüne çıkardı. Çünkü nesneler kendilerini kütleye doğru çeken kuvvete zıt yönde başka bir kuvvet olmadıkça o kütleye belli bir ivmeyle yaklaşıyorlardı. Bu kanun, nesnelerin düşmesine bir sebep olarak gösterildi. Lakin Einstein ortaya çıkana kadar kimse ışığın da kütle çekimine maruz kaldığını bilmiyordu. Ama gözlemlerde çok açıkça görüldü ki, bir ışık ışını bile çok büyük kütlelerin yanından geçerken bükülüyordu.

Bir bilim insanından maada, sıradan bir İshak için, ise elmalar ağırlaşınca düşerler.  Suyu içersen susuzluğun diner, havada belirli bir nem birikirse yağmur yağar, kar hava soğuduğunda yağar, odunu yeterince ısıtırsan yanar... Aynı bu şekilde insanlar olaylara sebep bulmaya o kadar muhtaçtır ki, bazen tesadüfen üstüste gelen olaylara birbirinin sebebi ve sonucu olarak yaklaştılar. Kara kedi uğursuzluktu, çünkü muhtemelen bir köyde yaşayan İzhak, kara kediyle 3 kez karşılaştı ve üçünde de başına istemediği şeyler geldi, istemediği şeyler öğrendi.

Sophie'nin Dünya'sında da bu yaklaşımı destekler bir örnek vardı. Bir gün bir anne ve 3 yaşındaki kızı okuldan geri dönerler. Kapıyı açtıklarında karşılarında sıradışı bir olay görürler. Evin babası yerden yaklaşık 1 metre havada süzülmektedir. Bu olay karşısında anne dehşete kapılır. Çocuk ise sevinç çığlıkları atar. Çünkü anneye göre bu şey öğrenilmiş sebepler ve sonuçları itibariyle imkansızdır. Ama çocuk yeterince "şahit" olmadığı için bu olay ona daha normal gelebilmektedir.

Gazali de işte bu aciz mantığı eleştirmiştir. Çünkü bizim kurduğumuz sebep sonuç ilişkileri, eğer ki bir Yaratan söz konusuysa, onu açıklamaya yetersiz ve gereksiz olacaktır. Bunu yine görelilikle bağlayabiliriz. Örneğin, kendinizi 100 km/h hızla, sürtünmesiz ortamda düz yolda ilerleyen(uzayda hareket eden bir uzay mekiği de hayal edebilirsiniz) kapalı bir araçta düşünün. Böyle bir durumdayken, sizin hareket ettiğinizi hissettirecek hiçbir sebep bulamazsınız. Çünkü bu araç içinde yaptığınız her deney size durağan haldeki bir deneyle aynı sonucu verecektir. Durağan haldeki bir gözlemciye göre aracın ve onun içindeki her şeyin boyu belirli bir oranda kısadır, zaman daha yavaş işlemektedir, ama bunu asla ve asla aracın içindeki kişi farkedemez. O farklı bir gerçekliktedir çünkü. Tanrı'nın gerçekliğini bu durumda Tanrı olarak farketmek gerekir insan mantığı çerçevesinde. Bu da mümkün olmadığından, tanrının gerçekliğini bir insan olarak kavramak imkansız hale geliyor.

Bu benzetmeyi bir de Filibeli Ahmet Hilmi karınca hikayesiyle gösteriyor. Diyor ki, bir gün karıncalar, normal hayatlarına devam ederken, gökyüzü kararmıştır, ortalık hiç olmadığı kadar karanlıktır. Karıncalar buna anlam veremezler. Kötüye yorarlar, sonra bir yağmur başlar ki öyle bir yağmur görmemişlerdir. Yuvalarını su basar her şey darmadağın olur. Akıllarına binbir türlü mantık gelir olanları farklı sebeplerle akıllarına yatırırlar.  Ama aslında olan, yuvalarının üstüne park eden bir at arabasıdır. Karıncalar ise bunun asla farkında olamayacak kadar küçüktürler.

Mevzu-u bahis mantıklar dahilinde, insan aklını çok kurcalayan bazı sorulara da cevaplar, daha doğrusu soruları geçersiz kılan iddialar üretilebiliyor. Misalen:

1) Her şey Allah tarafından yaratıldı. O zaman o'nun kaynağı nedir?
2)Allah kendisinden büyük bir taş yaratabilir mi?

Bu sorular temelinden çürümek zorunda kalıyor. Çünkü öncelik ve sonralık, taş, büyüklük... Her şey onun yarattığı ve onun gerçekliğinden bağımsız bir gerçeklikte var oluyor. Onun çapında, bunların bir geçerliliği yoktur.

İslam dininde Buhari kaynaklı bir hadis de bu konuya işaret ediyor:

                  "Şeytan, "seni kim yarattı" diye vesvese verince, "Allah yarattı" denirse, "Onu kim yarattı" diye vesvese verir. Kendisine, böyle vesvese gelen kimse, “Ben Allah ve Resulüne iman ettim” desin."

Çeşitli konulara farklı açılardan yaklaşan islam felsefesinde bu soruların doğru cevapları buradadır.

Gazali insanoğlunun bu eğilimini ve olayların bu şekilde cereyan etmesini Allah'ın kullarına bir lütfu olarak görür. Çünkü bu durum, düzeni kaosa hakim kılar. İnsanların belirli olaylar sonucunda belirli beklentiler içinde yaşamalarını sağlar. Eşyayı tahmin edilebilir ve öngörülebilir hale getirir. Yağmurlu olacak bir günün sabahında şemsiye almanızı sağlar. Onun bize şahdamarımızdan daha yakın olduğunu farketmemizi sağlar. Unutmamıza da sebep olur bazen. Bu da onun bir sınavıdır belki.

Yine Gazali'ye göre, asıl olan şey insanın kurguladığı sebep sonuç ilişkileri değildir. Allah o kadar kudret sahibidir ki, her an yaratma halindedir. Her şey onun iradesi dahilinde mümkündür. Elmayı düşüren, yerçekimi değil, külli iradedir. Her an yeni bir yaratılıştır. Her ani var olan her parçacık, yeni hal, konum ve hızlarıyla yeniden var olmaktadır da diyebiliriz. Ve bu sürekli yeniden yaratılış belirli bir düzen içerisinde olmaktadır.Dolayısıyla bizim tanık olduğumuz, zaman ve mekan bir yanılsamadan ibaret. Faraza bizim süremizle 10 dk her şey dursa, ve 10 dk sonra her şey tekrardan devam etse, biz hiçbir şey farkedemeyiz, çünkü gözlemci olarak bizim de bütün sinir hücrelerimiz, bütün algılarımız durmuştur. Duvardaki saat de, güneş de, gezegenler de durduğu için(yani her parça aynı anda sabit olduğu için) belirli bir hareket hissi olamayacaktır. Tıpkı bunun gibi bir yanılsama.

Kader de bu bağlamda tekrardan incelenebilir kısaca. Kader ÖNCEDEN yazılmış bir oyunsa biz bunu oynamak zorunda mıyız? Kendimiz bir şeye karar veremez miyiz? Yine göreli olarak bir zaman kavramını ileri atmak zorundayız. Bizim "önce"miz başka bir gerçeklikteki "önce" ile aynı olmayabilir.

Örneğin bir P uzayında, A noktasında, t(0) anında bulunan bir z parçacığı düşünün. Bu parçacık P uzayı içindeki farklı bir zaman doğrusunda t(1) anında B noktasında bulunuyor olabilir. Bu şekilde bu parçacık P uzayı içindeki "∞x∞..." büyüklüğündeki bir matrisin içindeki her an her yerde bulunuyor olabilir. Hayal kurun: şu an keşke Maldivler'de olabilseydim,-bu imkansız gözükse de pek ala mümkün olabilirdi, mesela önünden geçerken yüzüne bakmadığınız bir kadın milyarder olabilirdi, sizden çok hoşlanıp size çıkma teklif edebilirdi, onunla 1 ay geçirirken siz de kendinizi o tatilde hayal ettiğiniz yerde ve hayal ettiğiniz şekilde bulabilirdiniz. Maldivlerin şekli de dünyada olabilecek milyarlarca ihtimalden sizin istediğiniz gibi olan şeklinde şu anki haline dönüşebilirdi. Bu trilyonlarda bir ihtimal olarak göze çarpıyor ama OLABİLİRDİ. Yani siz hayal ettiğiniz sürece o şey olabilirdi. Bu durumda ben farklı gerçekliklerde her an her yerde olabilirdim demekti. Ama şu an bilgisayarım başındayım. Bu sonsuz büyüklükteki matrisin içinde bazı şeyler önce ve bazı şeyler sonradır. Ama bu aynı zaman doğrusu üzerinde geçerlidir. Birbirinden farklı zaman doğruları( aynı uzay üzerindeki ayrık doğrular olarak hayal edebilirsiniz) için öncelik ve sonralık söz konusu olamaz. Yani insanın kaderi için yapabileceği hiçbir yorum gerçek olamaz. Çünkü insan bir zaman üzerinde yaşamaktadır ve bunu şimdilik aşamamaktadır. Ama kader bu doğru üzerinde yazılmamıştır. Onun gerçekliği başka olmalıdır. Bu yüzden kader üzerinde yapılabilen en doğru yorum, onun her şeyi bilen ve gören bir varlık tarafından görüldüğü ve bilindiğidir. Olan her şeyin de onun iradesi dahilinde olması gerektiğidir.


İşte  bütün bu sebepler ve sonuçlar, aslında bir yanılsamadan ibaret sanki. Zihnimiz her şeyi bir şeyin bir sebebi olduğunu kabul etmeye programlı adeta. Çünkü isteseniz de sebebi olmayan bir şey düşünemiyorsunuz. Düşününce mantıksız geliyor. En ekstrem olaylara bile belirli bir akıl yüklemeye çalışıyoruz. İnsanoğlunun en aciz noktası aşk'a bile akılla yaklaşır olduk. Tabiki farklı hormonal dengelerin değişmesi söz konusu olacaktır. Ama aşk her daim aşktır. Tanrı her zaman Tanrı'dır. Bunların gerçeklikleri apayrı. Olayların da arkasında yatan şey apayrı gibi. O kadar basite indirgedik ki olanları, sanki bir kıvılcım ve her şey puff... Sanki Allah insanoğlunun önüne bu tarz sebepler koyarak gerçeğe perdeler oluşturmuş olabilir. Bu da bir sınavın varlığına bir delil olarak getirilebilir eğer iç rahatlığıysa istediğiniz.

Lakin ki bu büyük bir lakindir, bu fikrimce demek değildir ki insanlık, araştırmaktan, bilimden vazgeçip, sebepleri araştırmaktan vazgeçip tamemen teslim olsunlar. İşte bu gericiliktir. Kendimce teslimiyet bu noktada değildir. Sözüm vaaz değildir.

Ve saire...


*Bu mes'ele şudur. Dünya ezelden mi vardır? Yoksa sonradan mı yaratılmıştır. Modern bilime göre 14 Milyar yıl yaşında dünya. Peki o zaman allah dünya'yı yaratmayı sonradan mı akıl etti? Sonradan akıl ettiyse bu onun dışındaki bir iradenin bir isteğin onu dürtmesi gerekli. Bu ise şirke girer. Gazali bu duruma açıklamak için yukardaki açıklamayı yapıyor.

**Bu nokta da görelilik kuramıyla tutarlı. Bir hareketten bahsediyorsanız bir gözlemci ve bir de obje söz konusu demektir. Gözlemci yoksa, hareket de olmamış olur.


İmparatorluk I- Dünyanın İlk Günü 151. sf , B. Akman, Epsilon Yayınları


Dali Tablolarında eriyen saatleri resimlemiştir. Bu bir bakımdan zamanın göreliliği manasına gelmektedir. Zaman bir saatin tiktakları gibi değildir.
Salvador Dali, Melting Clocks

6 Kasım 2012 Salı

Ruhu diriler bilemez, ölmeye hazır mısın?*



"Halbuki onların bu hususta hiçbir bilgileri yoktur. Onlar sadece zanna uyuyorlar. Şüphesiz zan, hakikat namına hiçbir şey ifade etmez.." (Necm-28)


İnsandır bu, zamana boyun eğer, bir zamanlar hep varken, zaman'la hiçleşir hep olmak için. Ama ne kadar bilir bunu? Zaman bir zincirdir İnsan'a hep. ve bir zincir küçük halkaları sayesinde büyük şeylere hareket imkanı sağlar özgürlüğünü habersizce çalabilmek adına. Zaman hiç olmasaydı özgür olabilirdik, zaman daha sert hissettirseydi kendini, kendimizi kandırmak için uğraşlar bulmazdık. Bir ağaç meyve verirken tohumundan yetişecek bir fidanın öleceğini hesaba katmazdı. Eğer "hiç olma" korkusunu da hissetmese meyve de vermezdi.

Elbet vardır zincirden kurtulmasını bilen fakat bilmeyen de çaresiz değildir. bunun için zincirin tuttuğu tenden çıkmak gerekir. Yalnızca ölünce zincirler bir anlam ifade etmez ve özgürlüğünü bulursun. bu yüzden gerçeğin kapısıdır ölüm ama giriş ücreti tenden kurtulmaktır ancak. "ölmeden ölmek", parası olmadan girmek için çırpınanlara has bir ayrıcalıktır bu yüzden.

Ölüm anında dahi neslinin devamını bilinçsizce sağlama çabası insanın(beden olarak insan) belki de zaman'a karşı takındığı bir isyandır. İster istemez ölümsüzlüğü isteriz fakat ölüm de ölümsüzlük kadar gerçektir, bu yüzden zamandan kurtulmak biraz pahalıdır.

"ölmeden ölmek" meselesine devam edecek olursak, bu kalıpta bulunan aynı kelimenin iki farklı anlamını görmeden anlamak boşuna uğraş olur. ilk "ölüm", tenni bir ölüm olmasına rağmen ikinci "ölüm" kelimesi "varlığın hiçleştirilerek var'ın bulunması"dır. bu yüzden biz buna "ölmeden olmak" ya da "ölmeden yok olmak" diyebiliriz. buradaki "olmak" ya da "yok olmak" fiilleri aslında tek bir varoluşmayı simgeliyor. Hiç'liğe ölüm vurmaz aynı hep olan"a vuramayacağı gibi. Dünya hayatında, hiçlikle hepliğin arasında debelenip duran İnsan bu yüzden ya ölür ya da olur.

"Hep olmadan hiç olmaz, hiçin ötesinde hep;
Bu mu dersin, taşlarda donmuş sükuta sebep?"**

Necip Fazıl'ın bu dizelerinde ise hiç'liğe-olmak için ölmeğe- adres gösteriliyor diyebiliriz.(Hiçleşmek de aslında 2 türlüdür. birincisi "varlığından habersiz olmak"; ikincisi ise "varlığından soyutlanmış olmak". ilki üzerinde durmak istemem, kendinden habersiz olana kendini anlatmağa çalışmak elbette boşa kürek çekmek olacaktır.) Hiçleşmenin hiçleşerek değil de hepleşerek olacağını söylüyor. Bunu şöyle örnekleyebiliriz: bir kağıda ismini yazdıktan sonra silmekle üstünü karalamak arasındaki fark gibidir aynı. ismini silersen mürekkepi yok farz edebilirsin fakat üstünü mürekkeple karalarsan ne tam kaybolursun, ne de gerçekten var olursun, hepsinden ziyade mürekkepleşirsin. Kendini değil, kendisinden geldiğini görürsün. Anlamlarda kaybolmazsın, hislerde kendini bulursun. Hiçlik bu yüzden, ismindeki bütün boşlukları hepleştirerek bulunabilir. Adın yazmaz belki bir yerlerde ama "hep" olursun.

biraz özetlemek gerekirse, aslında "hiç" ya da "hep" arasındaki fark bir noktadan fazla değildir. bizim yaşadığımız yer de o noktadır. Bu yüzden, İnsan, yüzünü "varlık" dediği alem yerine "hiçlik" alemine çevirmeli ki var olanı görebilsin. Çünkü bağlı olduğun onca zincir senin yalnızca oyalanmanı sağlıyor, sanma ki hareket kabiliyetin var diye özgürsün. Zamansızlığa sahip olmalısın ki zaman kıtlığı önemini yetirsin. Sonuç olarak; hiçlikten korkan varlığın değil bedenindir. varlığın bilir zaten hiçliğini.
 
http://insanhane-lorempsm.blogspot.com/2012/09/aseka.html ile daha iyi anlaşılacağını umut ediyorum.

*Filibeli Ahmed Hilmi,2011, Kapı Yayınları, s.88
** Necip Fazıl Kısakürek, Karacaahmet adlı şiirinden

25 Ekim 2012 Perşembe

Yusuf Atılgan Öykülerindeki “Sosyalnızlık” Üzerine...

Cadde Kalabalık geldi bana, insanların birbirine benzedikleri, 

tümünün iki ayaklı oluşu şaşılacak şeydi. (Atılmış adlı hikayeden)

Kaçmak, nereye? Yalnızlık, kopuş, isyan... Sokaktaki görüp de beğenmeyeceğimiz “x” kişisinin benliğine şahdamarı kadar yakın, bireyin, ”duygularının” dememizin kafi gelmeyeceği dolayısıyla esasen “varoluşunun” -şahdamarının atışından,  Freud kişilik yapısındaki ‘süperego’nun en çok bastırdığı cinsellik temalarına kadar, en ince ayrıntılarını adeta ruh hastası(!) bir  yaklaşımla ele alıyor Yusuf Atılgan hikayelerde.

O günün kent ya da köy toplumlarının bir parçası olup, bulundukları toplumun insanlarından da bir o kadar uzak olduğu bir çeşit “sosyalnızlık” temalı ruh halleri ilk hikayelerden itibaren göze çarpıyor. Bu yazıda “sosyalnızlık” kişilerin içinde bulundukları durumu anlatıyor olacak. Yani kavram olarak ortaya attığımız, sosyalnızlığı açıklamaya çalışacağız.

Bu kavramı aklımda en temiz şekillendiren satırlardan bir dizisine “Bodur Minareden Öte” de rastladım. Girişinde diyor ki:
“...Buraya gelmeden önce ne gerekiyorsa hepsini yaptım; öğle yemeği yemedim, tıklım tıklım bir otobüste biletçiyi ayağıma bastırdım, bir kadına kaşlarını çattırdım, inerken ... bir adamı ‘yavaş ol be’ diye bağırttırdım. ... kendimi itelettim, kakalattım. ...
Omuzlarım daralır gibi oldu. Küçülüyordum...”
Burada yazar yarattığı karakterin, toplumuna nazaran kendisini koyduğu yeri hissettirmeye çalışıyor. Atılgan’ın hikayelerinde dem vurduğu bir çok öge yine burada mevcut: itelenmişlik, çevrenin olumsuzluğu, içe kapanıklık... Karakterimiz yine, kalabalığın içinde kendini yavaş yavaş küçülüyor gibi hissediyor. Üzerindeki bulantı yaratan baskıyı anlamamız için ise alim olmaya gerek yok. Buradaki karakterle “Gregor Samsa” arasında ufak benzerlikler yakalamak için de öyle. Kafka’nın toplumdan soyutlanan, patronunu, ailesini ve ona baskı kuran bütün ögeleri böcekleştirerek var ettiği Gregor’ı gibi, Atılgan da x’ini kalabalığın içinde küçültüyor.  Ruhuna işlemiş olan yılgınlığı daha hikayenin başından hissettirirken, genel olarak vermeye çalıştığı modern toplum insanının toplum içindeki yalnızlığı bunalma hali, devinen kalabalığın içinde bir birey olarak varoluş mücadelesi verme vs durumları hikayenin geneline yayıyor. Bizim sosyalnızlık adını verdiğimiz kavramın da önemli bir kısmını teşkil ediyor bu yaklaşımlar.
Hikayenin ilerleyen kısımlarında döşemenin kayması anaforu da en az Gregor’un bir sabah kendini böcek olarak bulması kadar ilginç. Hikayedeki kişinin kendisini insanların arasında bir yokoluş içine atması, çevresindeki sıradan insanlardan bir kaçışı temsil ediyor gibi. Selâhaddin Bey’in çenesinin esnerken düşmesi, modern yaşamın getirdiği monoton akıştaki bu ufacık ve enteresan değişikliğe evcek gülerken yazarın aniden aklına gelen bir farkındalık ve birden karakterin kendisini Selahaddin Bey’in koltuğunda ve Selahaddin Bey olarak bulması ve ardından altındaki döşemenin ilk kez kayması, bu kaçış anaforunun ayrıntıları.
“Düşerken karımın kıllarına tutunurdum” diyor yazar. İkisi arasında bir adı olan ve karakterin adını unuttuğu bir aşkı var. Belki de burada hayatta gördüğü bütün bu sıkıntılara, boğulmalara karşın tutunacak yer aramasının etkilerini görüyor olabiliriz. Hikayede karısından da uzaklaşmasından onunla aralarındaki ilişkinin detaylarından da bahsediliyor. Dolma benzentmesi –suyun üstünde yüzen tek tük yarı dönüş yağ parçacıkları olan dünden kalma dolma- de ona yönelik olarak kullanılmış. Aslında karakterin varlık sebebi olarak bu aşkı içinde bulundurduğunu da anlıyoruz:
“Biliyor musun beni yokluğun eşiğinden çevirdin. Biz birbirimiz için varız” 
Hikayenin kapanışında yer alan paragrafta ise bu modernizmin, şehirlerin bunların getirdiği çarpıklığın üzerinden özetle geçiyor Atılgan adeta.  Bodur minare, üzeri teneke kaplı yapılar, çürük zeytin çekirdeği rengindeki alan, gibi kullanımlarla, aklımıza nükleer facia sonrası Çernobil’i getirmekte zorlanmamış. Düşünen bir okur için iç karartıcılığını yaratmakta ustalığını konuşturmuş. Sosyalnızlığın bir diğer boyutunu da böylelikle sergilemiş.
Atılgan’ın yarattığı karakterlerin yalnızca insan olmayışı, içindeki özgürlük ve isyana bağlı olarak bir kuşun ve bir tavuğun da hikayesini fabl tadında anlatması onun ilginçliklerinden(!) bir diğeri. Karakterleri insan da olsa hayvan da olsa değişmeyen şey iç sıkıntısı ve bıkkınlık. Yazarın mükemmel gözlem ve bağ kurma yeteneğinin eseri olan Kümesten Öte’de öyküsündeki tavuğun durumunu inceleyince modern insanı orada görebiliyoruz. Bazen horoz kılıklı şirret müdürler, öğretmenler, ona yem veriyor gözüken ama aslında köleliğinin kaynağı olan “insan”lar, sanki Yusuf Atılgan’ın dünya görüşüne parallelik oluşturacak şekilde kapitalizm eleştirisi gibi gözüküyor.
Kümesteki hayvanlar benzetmesinin sadece bir fabl olmadığını anlayabildiğimiz, okuyucunun hikayeyi öykülerindeki genel akıştan kopuk olarak algılamasını önleyecek o en mühim noktalardan birisi de kümesi betimlerken Atılgan’ın seçtiği kelimeler:
“Kendimi bildim bileli öteki dört tavuk ve bir horozla hep bu daracık avludayız. Çevremizi bana pek yüksek gelen yapılar, duvarlar kuşatıyor.”
Buradan yine Tavuk’un içinde bulunduğu sosyalnızlığı çıkarabiliyoruz. Çünkü tavuk yine sadece yalnız değil. Hapishanesinde tek başına yaşayan bir mahkum da değil. Çevresinde ona dünyayı dar eden varlıklar var. Bunların başında gelen horoz karakteriyle insanlar aslında iki sınıfa ayrılıyor. Horozun köle, duyarsız, cahil, böcek, dolayısıyla bu sosyalnızlığı çeken, anlam mücadelesi verenleri anlamadığından hor gören insanı temsili çok açık olarak farkedilen şeylerden birisi hikayede. Bu örnekle de yazar belki de gerçek hayatında kendi içinde bulunduğu onu köye göç ettiren sebeplerden birini kaleminde canlandırmış.
Toplumun eleştiri okları ve iç dünyasında yaşayan yalnız bireyin masumiyeti, korkaklığı, özgürlük isteği, yazarın kurduğu kümes dünyasında yine göze çarpıyor.  
“Horoz üzerime atlayıp başımdan tüyleri yoluyor. “Pis tavuk” diyor. “Kadının avucundan yem yedin diye kendini bir bok mu sanıyorsun.”
Yusuf Atılgan’ın karakterlerinin ruh yapılarına hissettiklerine tam olarak hakim olmak için üzerinde çok detaylı araştırmaların yapılması gerektiği aşikar. Önemli eserlerinin yanında onun fikir hayatı ve “yaşadıkları” üzerinde de durmak önem taşıyor bu tarz değerlendirmeler için. Yalnızca belli başlı öykülerinden yola çıkarak yapıtığımız bu tarz değerlendirmeler elbette çok kısır kalıyor. Bu yüzden öncelikle Yusuf Atılgan’dan özür dilememiz gerekiyor.

6 Ekim 2012 Cumartesi

Kaderin oyunu

"Hakk bilir ama belirlemez" diye başlanabilir kader konusunun temeline ve geri kalanına. olacağın bilinmesi, olmayı da gereksiz kılmaz çünkü bir şeyin bilinmesi için önce bir olana ihtiyaç duyulur. bilinmelidir ki, olacak, olmuş ve olan arasındaki farkı yaratan zamandır. olacağın bilinmesi ile zaten olanın bilinmesi arasındaki fark nedir ki zamansız düşünmesini bilene?olanı da zaten sen biliyorsun, bu da yeterli bilinmesine zaten. anlamak isteyene çok açık aslında: insan yazılan oyunu oynamaz, oynadıkça oyunu yazar. senin aslında bu isyanını da kendin yazmasan, oynayabilme ihtimalin var mıydı bu isyancılık oyununu? Şunu da unutma ki sana bahşedilen hayat'tı; dünya hayat'ı değil. bir ağaca niye kurudun demek yerine niye susuz kaldın demektir İnsan'a yakışan. ağacın niye susuz yaşamayacağını sormak yerine suyun ağaca ne kattığını sormak yakışır İnsan olmuş ve olacağa...


Kolay hayatın zor adamı

ümit...bütün kolay olanların zor adımı geldi, ilk adım zordu, bacağım kısaydı, aklımda fikir çapakları var oldu hep. ümit, harbiden zordu, kimisi ümidiyle yaşardı; kimisi, ümit etmek için... hayat kısaydı, ümitler uzun, zıddıyla bilinir tüm bilinenler, ümidin zıddını bulmak da kolay değildi bana. çünkü yaşanılan hayat isimsizdi bazılarının. ümitler acıydı aslında, mesela sevme ya da sevilme ümidi vardı, özgürlükten mahrum bırakırdı bazı ümitler iç'te. acıyı sana ballandırıp içirirdi böyle ümitler. boşa geçen ömrünün farkında olmaktan mahrum ederdi bu ümitler. kimi ümitler de sadeydi yalnızca, ümitsizliğin ümidi kadar sadeydi. ölmek ümidi mesela, bütün ümitleri dahi yutan, bütün ümitsizliklerin en tatlı ümidi, bütün ümitsizlerin dizinde yatacağı bir anne gibi. annelik ümidi gibi değildi fakat, çünkü ümitsizliğe isyan değildi, geride bir şey bıraktığını hissetmek gibi kandırıcı değildi.

ümit... beklemek gerektirirdi, sabır isterdi, kısa yaşam, uzun ölümler yaşatırdı. gerçeğe başkaldırmak tadında olmuşluğu ilginçti. idama giderken bile bir çocuğun gözüne kaçardı sen ölürken. başka yol var mıydı peki? elbette yoktu, ümit edenlere yol çoktu, ümitsizlere yola gerek yoktu. bütün materyal gerçeklerimizi atsak bile, kandırdığımız kadar mutluyduk hayatta kendimizi. zaman yoktu, yürümek yoktu, yol yoktu, bir yokuşlu yolda yürüdüğüne inanmak vardı, yolun devamını ümit etmek vardı.yokuşlar terletirdi, sabır terimizi silerdi, beklemek yorgunluğu alırdı. yol çoktu inanana, ümit etmeyi bilene.

ümit... kararsızlığa iterdi, buhranlara sokardı. geleceğe attığımız halatlardı ümitler. pek oynama kabiliyetimiz yoktu, çünkü geleceksiz olmaktan korkardı ademoğlu. her anı geçmişe yorar aklı; fakat geleceğe yolculuğu unutmaz hiçbir zaman kalbi. kalpte olan gelecek'ti, ümitlerdi, yani sen'din. ölürken de muhtemelen yaşadığı hayatı değil, muhtemelen karşılaşacağı şeyleri düşünür. hep gelecek ve hep yeni ümitler. ufacık bir inancın ışığı bile yeterdi kimisinin mezarını aydınlatmaya, kurtuluş varken bile yatmaya devam etmeye. kimisi ölü gezerdi bazen işte.kısaca, gelecek olanın mutluluğunu, geçmiş olanın acısıyla karıştırır, insana içirirdi ümit.

ümit... yalnızca ümidi, ümit edebilenindi. madem ümitsiz yaşanmazdı, o zaman ümidi yaşatan da ümitti. ve sonsuz tekrir... ilk adım bundan zordu, gerisi pek de yoktu aslında. benlik kaybolur ümit yaşardı böylece. ham'ı pişirir pişirdiğini yakardı böyle ümit. geri kalanlar, yalnızca korkunun korkusundan dolayı korkmadan yapılan hayallerdi. kısırdı, öksüzdü, süreksizdi, ısmarlamaydı... aynı Aşk gibi kendinden başka bir gaye arayan ümit kendi kendini bitirirdi. ölmeyi ümit eden en fazla ne kadar ümit edebilirdi ki?

-bu yazıdaki her şey yalandır yazanın gözünde, çünkü ümidi ve zıddını tam manasıyla hissedememiştir. hayata ters köşeden bakıldığı için ters yazılmıştır. okuyucunun, bu gereksiz yazının gerekli yerlerini kendi içinde düzeltmesi "ümit" edilir.

5 Eylül 2012 Çarşamba

Aşeka

İnsanlardan öylesi de vardır ki, Allah'ın rızasını kazanmak için kendini feda eder... (Bakara 207)

        Bazı rivayetler vardır, doğruluğunu önemsemeyiz çünkü her doğruyu doğru yapan onu kabul edişimiz ona yapışır direk. Başka bir deyişle, onun aksini kabul etmeyi gönlümüz kabul etmez. "Aşeka" da yüreğe yapışan bir "doğru" gibi, ağaca yapışan bir sarmaşıktır. sarar, sarmalar, sardıkça büyür, büyüdükçe biraz daha sarmalar, suyunu emer, kısaca: ağacın can'ını alıp canan'ı yapan bir sarmaşık. Rivayet de bunun üzerinedir. Aşk kelimesinin geldiği kelime olarak rivayet eylenir.bütün doğrular gibi bunun doğruluğunun da canı cehenneme deyip anlamakla başlamalı işe.

       Ufak bir tefekkürle anlayacağımız gibi, bu gerçekliğin insana yansıması: "insanın suyu" olan benliğini içmesidir Aşeka'nın. İnsan'ın nice denizlerden kopup gelen yağmurlarla biriktirdiği suları bir sarmaşığa feda etmesidir aşk. Benliği bir şeylerin potasında eritebilmektir aşk. 1 ile 1'in toplamının 1 edebilmesidir aşk. İki yalnızın bir yalnızlıkta buluşması ya da kendini feda etmektir aşk. Aşeka için suyundan vazgeçen ağaçtır aşk. en sonunda ikisini de öldüren susuzluktur aşk. Fakat bilinmelidir ki ağaç aşekalar için yaratılmıştır ve ağaçtan daha erken doğup daha geç ölen yine aşekadır.
        
       Çok basit ve anlamlı bir söz: "Yalnızız". Yalnız gelip yalnız gideriz, aslında yalnız da yaşarız belli bir yüzeye kadar. Doğarken bizi kucağına alanları, kucağımıza alıp koyarız mezara. o kadar yalnız yaşarız ki ölmeyi dahi dileriz öleceğimizden emin olmamıza rağmen çünkü değişen bir şey olmazsa biz insanlar hep daha olmayanı seçeriz. Bir zaman sonra bu yalnızlık artık "çekemeyeceğimiz bir yük" haline gelir. Dünya gibi bir zehri tatlandırıp içmek isteriz. Bunun için Aşk'landırrız kendimizi her zaman bir şeylere. Ben'lik fazla gelir bizlere, kurutmak isteriz bazı kısımlarımızı bu yüzden de bir Aşeka illaki buluruz kendimize. Hangi Aşeka'yı seçtiğindir bu yüzden seçimlerin ve zamanla da benliğin.

        Yok olamayan benlik ancak kaybolur bir yerlere, bir Aşeka'ya. Ne zaman dışarlarda aransa da bulunamamasının nedeni de budur benliğin.Çünkü, hemen dibimizde biten Aşeka'dadır aradığımız benliğimiz. Belki de budur sebebi bütün öğretilerin "kendini bulma" ile başlaması? İnsan, taşıyacak kadar güçlü değil malesef bütün benliğini(yalnızlığını) kendinde. Bundan dolayı da yine kendinden büyütüp ama içine sığdıramadığında aramalıdır kendini. Burada bir ikilik olduğunu da kesinlikle düşünülmemesini rica ediyorum.

       Biraz toparlayacak olursak, acı gelen benliği daha acı olmasına rağmen bir var ettiğimizde kaybetmektir aşk. Kısaca, Kendin için, Kendine, Kendini feda etmektir de diyebiliriz. (Eminim ki İnsan-lar ayetle bağlantıyı kurabilmişlerdir.) Niyazi'den bir parça ile sanırım daha iyi anlaşılacaktır: "Öyle sanırdım ayriyem,dost gayridir ben gayriyem-Benden görüp işideni bildim ki ol canan imiş"
       
       Bu kadar soyut bir konuya, somutlaştırma yapmanın gereksiz olduğunu düşündüm. içinde kaybolduğumuz bir konunun da içinden çıkmamın imkansız olduğunu bildiğim için uzatmak istemedim. Ehl-i Aşk zaten bu yazıyla yalnızca hatırlarlar. Mevlana hazretlerinin "aşk nedir?" sorusuna cevabıyla bitirmek istiyorum: "Ben ol da Bil!"

4 Eylül 2012 Salı

Bilge'ye mektup...

Tehlikeli Oyunlar'dan,

``Sevgili bilge, bana bir mektup yazmış olsaydın, ben de sana cevap vermiş olsaydım. Ya da son buluşmamızda büyük bir fırtına kopmuş olsaydı aramızda ve birçok söz yarım kalsaydı, birçok mesele çözüme bağlanamadan büyük bir öfke ve şiddet içinde ayrılmış olsaydık da yazmak, anlatmak, birbirini seven iki insan olarak konuşmak kaçınılmaz olsaydı. Sana, durup dururken yazmak zorunda kalmasaydım. Bütün meselelerden kaçtığım gibi uzaklaşmasaydım senden de. İnsanları, eski karıma yapmış olduğum gibi, büyük bir boşluk içinde bırakmasaydım. Kendimden de kaçıyorum gibi beylik bir ifadenin içine düşmeseydim. Bu mektubu çok karışık hisler içinde yazıyorum gibi basmakalıp sözlere başvurmak zorunda kalmasaydım. Ne olurdu, bazı sözleri hiç söylememiş olsaydım; ya da bazı sözleri hiç söylememek için kesin kararlar almamış olsaydım. Sana diyebilseydim ki, durum çok ciddi bilge, aklini basına topla. Ben iyi değilim bilge, seni son gördüğüm günden beri gözüme uyku girmiyor diyebilseydim. Gerçekten de o günden beri gözüme uyku girmeseydi. Hiç olmazsa arkamda kalan bütün köprüleri yıktım ve şimdi geri dönmek istiyorum, ya da dönüyorum cinsinden bir yenilgiye sığınabilseydim. Kendime, söyleyecek söz bırakmadım. Kuvvetimi büyütmüşüm gözümde. Aslına bakılırsa, bu sözleri kullanmayı ya da böyle bir mektup yazmayı bile, ne sen ne aşk ne de hiçbir şey olmadığı günlerde kendime yasaklamıştım. sen, aşk ve her şeyin olduğu günlerde böyle kararlar alınamazdı. Yasamış birinin ölü yargılarıydı bu kararlar. Şimdi her satırı, bu satırı da neden yazdım? Diyerek öfkeyle bir öncekine ekliyorum. Aziz varlığımı son dakikasına kadar aynı görüşle ayakta tutmak gibi bir görevim olduğunu hissediyorum. çünkü başka türlü bir davranışım, benimle küçük de olsa bir ilişki kurmuş, benimle az da olsa ilgilenmiş insanlarca yadırganacaktır. Oysa, sevgili Bilge, aziz varlığımı artık ara sıra kaybettiğim oluyor. Fakat yaralı aklım, henüz gidecek bir ülke bulamadığı için bana dönüyor şimdilik. Biliyorum ki, bu akıl beni bütünüyle terk edinceye kadar gidip gelen aziz varlık masalına kimse inanmayacaktır. Bazı insanlar bazı şeyleri hayatlarıyla değil, ölümleriyle ortaya koymak durumundadır. bu bir çeşit alın yazısıdır. Bu alın yazısı da başkaları tarafından okunamazsa hem ölünur ve hem de dünya bu olümün anlamını bilmez; bu da bir alın yazısıdır ve en acıklı olanıdır. Bir alın yazısı da ölümün anlamını bilerek, ona bu anlamı vermesini beceremeden ölmektir ki, bazı müelliflere göre bu durum daha acıklıdır. ben ölmek istemiyorum. Yaşamak ve herkesin burnundan getirmek istiyorum. Bu nedenle, sevgili bilge, mutlak bir yalnızlığa mahkûm edildim. (insanların kendilerini korumak için sonsuz düzenleri var. Durup dururken insanlara saldırdım ve onların korunma içgüdülerini geliştirdim.) hiç kimseyi görmüyorum. Albay da artik benden çekiniyor. ona bağırıyorum. (bütün bunları yazarken hissediyorum ki, bu satırları okuyunca bana biraz acıyacaksın. Fakat bunlar yazı, sevgili bilge; kötülüğüm, kelimelerin arasında kayboluyor.) geçen sabah erkenden albayıma gittim. Bugün sabahtan aksama kadar radyo dinleyeceğiz, dedim. Bir sure sonra sıkıldı. (insandır elbette sıkılacak. Benim gibi bir canavar değil ki.) bunun üzerine onu zayıf bulduğumu, benimle birlikte bulunmaya hakki olmadığını yüzüne bağırdım. (ben yalnız kalmalıyım. Başka çarem yok.) bazen Nurhayat hanım’a gidiyorum; karşılıklı susarak oturuyoruz. Konuşmamak ne iyi, bir bilsen. İnsan elbette konuşmak istiyor; dert yanmak, haklı çıkmak istiyor. Fakat kelimeleri insana ihanet ediyor, insan kendine ihanet ediyor. Kendinden nefret ediyor. Dul kadın iyi: bana kahve pişiriyor, sigaramı yakıyor. Onun yanında biraz huzura kavuşuyorum. Pilleri, kutusundan büyük bir radyosu var; onu dinliyoruz. Nurhayat hanim sıkılmıyor. Bazen dul kadının evinde, bir iki söz ettiğim oluyor: kendi kendime konuşur gibi. Nurhayat hanim hiç söze karışmaz; aman iste biri konuşmağa başladı varlığını ortaya koydu, dur ben de bir şeyler söyleyeyim kişiliğimi göstereyim gibi küçük çabalamalar içinde değildir dul kadın. Onunla oyunlar dinliyoruz radyodan. Yıllardır sesleri değişmeyen, fakat adları farklı olan oyuncuların piyesleri; ayni heyecanlı titreşimler, aynı yükselip alçalmalar. Sanki yıllardır sürüp giden uzun bir oyunu parça parça oynuyorlar. Kahkahalar atıyorlar - çocukluğumdan beri dinlediğim kahkahalar. aynı kapıları yıllardır açıp kapıyorlar. Ayıi güç durumlarda kalıyorlar. Yavaş konuş bizi duyacak diyorlar, siz burada ne arıyorsunuz bakalım diyorlar. Ben yalnız sesleri dinliyorum, anlamlarla ilgili değilim. Kuş sesi dinleyerek huzur duyanlar varmış; onlar gibiyim...``

nesnelliğe bulaştıkça daha da kayganlaşan korkularımıza...

15 Ağustos 2012 Çarşamba

Hasta olduğun için değil hayatta olduğun için öleceksin... (Lucius Seneca)


Kitap okumayı neredeyse unuttuğum şu son zamanlarda beni hayata bağlayan, fikirlerimi perçinleyen, bana sen de haklısın diyen bir kitap oldu Cehenneme Övgü. Bir arkadaşımın tavsiyesiyle geçen sene almıştım sahaflardan. Sahafların bilindik rutubet, toz  ve sarı kağıt karışımı kokusuyla duruyordu köşede, yaz okulunun sıcağı kitabın rutubetini alsın diye kapağını açtım. Açış o açış...

Yazar, eski bir Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyesi olan ve oradan istifa ederek Avrupa'ya giden bir psikolog : Gündüz Vassaf. Muhteva ise hayatımızın her köşesine girmiş olan totaliter düşünce, nasıl istemeden ve farketmeden de olsa onun kurbanı olduğumuz, aslında bize normal gözüken çoğu şeyin, totaliter ve aslında anormal olması gereken şeylerin algımızda bir şekilde-alışma, duyarsızlaşma- normalleştiğini iddia eden denemeler...

Bu iddialar arasında, evimizdeki odaların düzeni, -mesela yazar diyor ki, evimizde bile totaliterizmin kölesiyiz, çünkü evler odalara bölünmüştür, yatak odasında yatarsın mutfakta yemek yersin, oturma odasında oturursun, birbirleriyle gün içinde haşır neşir olan insanlar geceleri tamamen ayrıdırlar, bu klasik bir totaliter düşüncenin ürünüdür,- ya da yarattığımız kahramanlar, hainler, kullandığımız sözcükler... her şey... Aşk, delilik, akıl üzerine çok enteresan düşünceler ortaya koymuş yazar. İktidarların üzerimizde bilgi ile kurdukları bir baskıya dair bir cümle beni çok etkiledi: "Biz gerçeğin kendisiyiz. Bırakın oyunlarını oynasınlar. İktidarların en önemli korkusu muhalefet değil, ciddiye alınmamaktır."

Kitabın hoşuma giden bir denemeler demeti de ölümle alakalı olanlardı. Her bölüm gibi bu bölüm de klasik bir tablo ile başlıyor:   Bisikletçilerin Cüreti, Jose Guadalupe Pasada(1889).



"Hasta olduğun için değil yaşadığın için öleceksin" sözü ile başlıyor bu bölüm. Bize böylesine yakın olan ölüm üzerine neredeyse hiç düşünmüyoruz. Ölüm her an herkesin başına gelebilir. Ölüm mutlaka olacaktır. Her saniye bizi ona yaklaştırmaktadır, diyor. Ölümün unutturulmaya çalışıldığı bir yaşam düzeni ortaya çıktığını söylüyor. Bunun da hareket serbestimizi, özgürlüğümüzü kısıtladığını iddia ediyor. Dinlerin ve aynı şekilde ateizmin de insandaki ölüm korkusunu azaltmaya çalıştığını belirtiyor. Şöyle ki dinler, ahiret inancıyla, ateizm ise bilim, teknoloji vs ile ölümün arkasındaki bilinmezlik perdesini kaldırmak için uğraşıyor. Böylelikle en korkutucu yanı bilinmezliği olan ölümün ve sonuçlarının daha önceden kestirilebilmesi için çalışıyorlar.

İnsanlardaki ölüm korkusunun olmasının değil, olmasının engellenmesinin bir hata olduğu üzerine bir bölüm aslında bu. Hayatta varlığından %100 emin olabileceğimiz, gerçekleşmesi olasılığı 1/1 olan, ne olursa olsun hiçbir mahlukun kurtulamayacağı belki de tek şey olan ölümün, dünyadaki bir çok ufak tefek zevkler, olaylar, gerçek sanılan ve aslında sadece zahirden ibaret olan bir çok şeyle unutulmaya çalışılmasına dair.

Burada değinmeden geçmeyeceğim bir şey var: İnsan zihninin durumu. İnsan zihni, varlığa programlıdır, insan yokluğu tasavvur edemez. İsterseniz bir deneyin, hiçbirşeyin olmadığı bir boşluk düşünün. Aklınıza en iyi ihtimalle boş bir siyahlık, boş bir beyazlık  gelecektir. Ama oralarda bile, beyazlık veya siyahlık vardır.

İnsan zihnini tabula rasa  yani boş bir levhaya benzeten, ve yaşantılarımızın bu levhayı doldurduğunu söyleyen J. Locke'un mutlak doğru bilginin imkanlı olduğuna dair bu yaklaşımı yukarıyı destekler nitelikte. Eğer ki varlık aleminde yaşıyorsak, yokluğun zihnimize işlenmesi ve zihnin onu tasavvur etmesi imkansız olacaktır.- Pek alakasız olacak ama, tahminimce tamamen mutlak yokluğu tasavvur edebildiğimiz anda, tamamen mutlak ve tek varlığı da direkt olarak tasavvur edebiliriz. Bu şartlı önermede tersten yürürsek, şu anki yaşam şartları itibariyle yine yokluğu tasavvur edebilme olasılığımız 0-

Velhasıl işte bu bilinmezlik, ölümü korkulan ve sakınılan bir hale getiriyor. Var olan bir ben'in yokluğu ister istemez bizi korkutuyor. Ama bu korku yazarın fikrine göre özgürlüğün biricik dayanağı. Çünkü bu korku insanı aksiyon almaya itiyor. Sonsuza dek yaşama düşüncesi bizi tembelleştiriyor.

Son paragraf ise yine hoş olmuş;

"Yirminci yüzyılın moda yaşam güvencesi otomobillerdeki emniyet kemerlerinde, sigara içmemekte, kolesterolsüz yemeklerde ve genel olarak "sağlıklı yaşam" anlayışında kendini gösteriyor. Ölümü yadsımanın, ölümsüzlüğe öykünmenin, en acizane arayışları türümüzün yok olup olmama ikilemiyle aynı anda gündeme geliyor. Ölümü yadsıyarak, ölümü gülünç ve çaresiz çabalarla ertelemeye çalışarak, hayata körleşiyoruz."

Mevzusu geçmişken küçük bir alıntı;

سورة الأنبياء ۳۵.) كُلُّ نَفْسٍ ذَائِقَةُ الْمَوْتِ)

Olur da kitabı almak istersiniz diye... idefix linki:

http://www.idefix.com/kitap/cehenneme-ovgu-gunduz-vassaf/tanim.asp?sid=W530G4ZSL77WBDNFG9QE

24 Temmuz 2012 Salı

ben ve biz


İnsanlığın babadan gelme bir şeyin olmadığını hala öğrenemeyen babası da insan olan varlıkların, kendini gerekli ehliyette görüp insanlığa yol çizmesine şaşırmamalı. Her an “biz”ler yaratılıyor, her an “ben”ler bir yerlerde farkında olmadan kaybediliyor. Ben olmadan biz olmaya daha ne kadar devam edeceğiz? Ve en kötüsü bizi dahi “onlar”ı yaratarak keşfediyoruz. Kendine insanoğlu diyen insan olamamış varlıkların, daha ne kadar bu denli kendisine yabancı yaşamaya devam edeceğini çok merak ediyorum. Albert Camus’nun deyişiyle, “ insan, ne ise o olmayı reddeden tek varlıktır.” Ve bu varlık Peyami Safa’nın deyişiyle kendisine hiçbir çağda bu kadar uzak olmadı.

Bütün öğretilerin “kendini bilme” ile başladığını herkes bana söyleyebilir. Bütün cevapların o’nda gizli olduğunu da söyleyebilir. Fakat, kendini niye kendinde başka yerde aradığını söyleyemez. Çünkü kendine ait bir nedeninin olması kendinde olmasını gerektirir. Hayatımız, yüzlerce kulüp, parti, organizasyon, topluluk gibi kitlelerin fikirleri arasında geçiyor. Ve zamanla bu fikir başka”lar”ının fikri, hayat başkalarının buyurduğu hayat olmaktan ileri gitmiyor. İnsanlara sevmediği bir iktidarın kötü işlerini sorsam, eminim ki bana onlarca neden sayabilirler. Fakat “hayat” nedir? Aşk nedir? Nasıl bir benliğe sahipsin? Ya da niye şunu seviyorsun?  Diye sorsam ilk soruya verdikleri cevabın onda birini veremeyeceklerine eminim. Artık “biz”leri daha çok seviyoruz, daha çok tanıyoruz, temelsiz gökdelenler dikiyoruz. Bir depremde yapmamış olduğumuz karşı karşıya kalınca doğal olarak, isyan buhranları gerçekleştiriyoruz. İsyan etmeye isyan etmenin vakti gelmedi mi artık diye sormuyoruz. Hayatım bu kadar ucuz mu diye düşünmüyoruz. Ya da başka bir insanın hayatını onu yakarak ondan çalmaya neden olacak dünyada herhangi bir neden var mı? Sen bile insanoğlu olabiliyorken karşıdakine nasıl çıban diyebilecek kadar kendinden kopuk yaşayabiliyorsun? Hadi tamam kendinden geçesin vardı ve geçtin peki İnsanı gaye almayan bir davanın bir insanın davası olmasına nasıl bu kadar olur gözle bakıyorsun? Kendi benliğini daha bilmeden nasıl onu başka bir şeyin potasında bu kadar rahat eritebiliyorsun?

Haklı olup olmamanın bir eylem için yeterli ölçüt olduğu böylesine bir çağda insanlara niçin bu şekilde hareket ettiğini sormak elbette saçmalık olur fakat onlara şu soruyu soruyorum “ cidden bu sizi doyuruyor mu?” huzurunuz ya da mutluluğunuz haklı olmayla doyuyor mu?  Hazret-i insanın, Hakk’ın halifesinin kendini bu kadar” ruhsuzlaştırarak” hareket etmesi akıl alacak şey mi? Ne kandırılmaya doydu insan, ne bizleştirilmeye, ne de sosyallik adı altındaki kayboluşlara. İki gün hiç kimseyle konuşamayınca buhranlara giren, internetsiz akşamı zor eden, facebook’taki beğenilme endişesinin kör ettiği, hayatına değil olaylara yorum yapan, kendindeki sivilceyi yalnızca başkasında görünce tiksinen, kendini kendi yolundan başka her yolda yürümeye zorlayan bir insanla karşı karşıyayız. Kendini düşünmekten ziyade, başkasının kendisi hakkında ne düşüneceğini düşünen sosyal-fobileşmiş ve sosyal-fobileştiren bir insan…

Hadi şimdi şarkıyı filan biraz kapatalım, bizim yürek diye adlandırdığımız anlaması zor yaşaması kolay bir parçamız vardı, biraz da onun sesini dinleyelim. İleride dönüp arkamıza baktığımızda, bizim başkalaşmak için yaşlandırdığımız bir beden, kendisine başkalaşmış olduğumuz bir ruh ve durmadan başkalaştığı için ayak uyduramadığımız topluluklar ( siz, biz, onlar) göreceğiz. Ey Hz. İnsan  sana sorarım: “ senin hayatın nerde ve bu hayatta sen nerdesin bana kendini kendi olduğun yerde gösterir misin?”  bir çiçeğin açma sancısını, bir kadının doğum sancısını, bir yoksulun açlık sancısını, bir günün batış şarkısını duymadan bilmeden bir kumandaya uzanmak için bu kadar sancı çekme. Hayatındaki sen gibi bir boşluğun yerini kıyafetin ve teknolojik malzemelerinle bu kadar doldurmaya çalışmaya artık doymadın mı. İçindeki aç kalan ruhu sen doyurmazsan bil ki sana “biz aslında senlerden oluşuyoruz” diyen benliksiz bizlerin doyurmasına elinde olmadan izin vereceksin. Düşünüp uyanman, uyanıp düşünmen lazım. 



22 Temmuz 2012 Pazar

اونوتماق


...Doğum...

Kasımda doğmuşum. Çok niteliksiz. 18'i de garip... Neden 18? Tesadüf mü? Tevaffuk mu? Ben doğdum diye kim öldü mesela? Dünyaya gelen kaçıncı insanım ki? Neden doğduğunu sorgulayan kaçıncı insanım? Kaç kişi neden doğduğunu bilmeden öldü? Kaç kişi neden var olduğunu, neye etki ettiğini ölünce anlayabilecek? Annem ben doğduğum için pişman değildir. Ben doğduğum için pişman olan birisi var mıdır مهمنتو?

...Childhood amnesia... 

Karanlık burası... Nicelerinden uzunca sürmüş bende... Bir hayat boyu denebilir. Hatırladıklarım yok değil. O kadar da karanlık değildir amnesia esasen. Hele zaten amnestic bir hayatı olan insansanız, her şey unutulmaya meyillidir. Çoğu şey fotoğraflardan ve almayı sevmediğin notlardan ibarettir. Dün ne yaptığımı, değer verdiğim insanları, onların arkadaşlarının ismini, yaşadığı kritik olayları, hatta tarih koymazsam bu yazıya başladığım tarihi ve saati... Değer vermek unutmamak mıdır مهمنتو? Unutulmak bu kadar zor mudur karşıdaki için? 


14:57 Haziran 30... Yaz okulunun ilk cumartesisi. Babaannemden geldim. Kanser yatağındaki... Felsefeydi babaannem. Kendisi de bilmezdi ama, bu gün bilmem ki son görüşüm müdür: Oğlum Mehmet, yattım kaldım ha boyle... Şimdiye kadar hep kendi yağımızda kavrulduk, çalıştık kendimiz yedik hep. Hiçbir şeyim yok şimdi... İsteyen olduğunda verdik, kalmadı artık, dedi. Derin laflar değil mi مهمنتو? Yine bilmeden edilen...

Hiçbir şeyiyle doğmuş, ve hiçbir şeyiyle ölen bir insan. 

"حيّدان كلدى هويا كددىيور"

Ömrün sonu gelmiş, ve beklemede artık. Gerisi onunçün önem arzetmiyor. Bir sorun olarak ölüm varsa işin ucunda geri kalanların niçin bir önemi olsun değil mi مهمنتو? Veya ayak parmaklarından basılan tentürdiyotun topuğundan fışkırması söz konusuysa, geri kalanların niçin bir önemi olsun değil mi? Ayrıca, gördün o bile beni unutmuş. O bile unutmuşken beni, unutmanın bu kadar kötü bir şey olmadığına kanaat getirdim مهمنتو. Beni başka kimler unuttu ki مهمنتو? 

Hayatımda kimler önemliydi? Neler yaşadım ben bilmiyorum, sen hatırlıyor musun مهمنتو? Bir ara bir lise hayatım oldu. Evvelsi hayal meyal. İyiydi oradaki insanlar. Ama şimdi yoklar? Neredeler? Beni hatırlıyorlar mı مهمنتو? Benim şimdi bulunduğum yeri, tanıdığım insanları, ne yaptığımı, kimi sevdiğimi, kimin benden umduğunu bulamadığını, benim neyi umduğumu hayal edebilirler mi? Peki zamandan bağımsız, üçüncül kişi Ziya... Sen hayal ettin mi burayı? Bu kişileri, yaşadıklarını, sebebini bilmediğin şeyleri?

Peki aşkını unutur musun? Hatırlar mısın ya da مهمنتو? O seni unutacak ama? Her şeyi kendi başlatmışken. Son 2 ayını boşa mı harcadın مهمنتو? Yoksa sana ders mi olacak bunlar? Bu sefer hayatının en iyi taktiğini uygulayabilecek misin? Senelerce geliştirmeye çalıştığın şey seni en lazım olduğu zamanda yanlız bırakmasın bu sefer? 

        -BIRAKMAM DOSTUM, HALA YANINDAYIM...

Bu seferki işin zor. Yapabilecek misin?

       
-...

Benden başka kaç kişiye dost oldun ya?




30 Haziran 2012 Cumartesi

bir gönle girmek

"Kalbinin yumuşamasını ve hacetinin görülmesini sever misin? Yetime merhamet et, onun başını okşa ve ona yediğinden yedir Kalbin yumuşar ve hacetine erişirsin."

O kadar çok şey beni buna sürüklemiş ki, kader kendi varlığını o denli yüzüme vurmuş ki, anlamamışım da... Anlayamadığımdan, şeytan vesvesesiyle kaçamamışım da ondan. Şükür. Olduğum noktadayım.

16 Mayıs 2012 Çarşamba

A-teist

Ateism Nedir?
Ateism ne değildir?

Bence Tanrı'nın var olmadığına inanmak değil,

var olduğuna inanmamaktır...

ene'l hakk


her şeyin aslı "bir" dir. ikilik veyahut çokluk sadece teferruattadır. ayrılıklar görüntüdedir, gerçek olan yanlız tanrı'dır. yüzünü ne tarafa çevirirsen tanrı oradadır. 

ene'l hakk demek gerçekte büyük bir alçak gönüllülüktür. birisi eğer "ben allah'ın kulu'yum" derse iki varlık ortaya sunmuş olur: birisi "ben", birisi de "allah". halbuki hakiki varlık tektir. gerçek olan var olan ancak bir'dir. o da allah'tır. bkz: fihi ma fih/ sf:viii, ix

şark islam klasikleri/meb yayınları
1985

ene'l hakk kavramı da aslında ben'in de tanrı'nın bir yansıması olması ondan bir parça olması, yani aslında ben'in olmaması, insan'ın ben'ini yani nefsini aradan çıkarması manasına geliyor. pişmekten ziyade erimişlik gerektiriyor. anlatacak kadar anlamak, dolayısıyla, uzağı yakın kıldırmak gerektiriyor.

ger-çek vs rü-ya


Rüyagerçek mi? Bu gün güzel bir muhabbet oldu.

Lucid dreaming? Belki yapılabilir. Ama bence insan beyni  input->output mantığıyla çalışır. En azından benimki.

Eğer elinde belirli bir input olmazsa, istediğin sonucu alamazsın.

Rüyalarda bu çok karşımıza çıkıyor yeni insanlar yeni yerler görüyoruz sanki.
2 İhtimal aklıma geliyor:
1) Daha önceden gördüğümüz ama bilinç üstünde hatırlayamadığımız şeyler. Ki bu çok yaygın bir kanı.
2) Yaşamımızda bir çok şeyle karşılaşıyoruz, küçük büyük? Bu şeyler beynimize yeni dünyalar oluşturabilmesi için gerekli  malzemeyi sağlıyorlar. Böylelikle parçaları birleştirerek yeni yerler hayal edebiliyoruz.

Peki rüya mı gerçek mi sorunsalı? Ya gerçek değilsek?

Bunu şöyle aşabiliyoruz sanırsam. Bu belki de çıldırmamamız için bize verilmiş bir nimet bile olabilir...

Şaşırmak!!! Eğer ki biz elimizdeki database'e göre rüya görebiliyorsak sadece, rüyalarımızda daha önceden görmediğimiz bir şeyle karşılaşma ihtimalimiz olamaz değil mi? Yani şaşırabiliyorsak, hala her gün bizi hayrete düşüren bir güzellik bir çirkinlik bir gariplik görüyorsak, bu biraz daha gerçek olduğumuzu ispat edebilir.