Lorem İpsum



Olmak için ölmek; Bilmek için sormak...


hane-i hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hane-i hayal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Nisan 2014 Salı

Ahval

Duvarlar dolusu arkadaşı vardır her yalnızlığın.. Bilir misiniz duvarlar konuşur der bir güzel insan.. Metaforlara  sarılmış edebiyatlarımızı cebimize koyup gitsek buralardan.. Hakiki yalnızlığın izlerini sürsek ömürler boyu.. Gönüller yapmak için nefes aldığımız şu dünyada kırılmaya alışkın gönüllerimizi azad etsek bütün gönülsüzlüklerden.. gönülsüz yürekliliklere tok karınlarımızı sevgiyle yoğurulmuş atıştırmalıklarla yetinmeye alıştırsak.. Bakın! bir şarkı çalınıyor dünyanın kulağına.. Sözleri incitiyor belki nefslerimizi, müziği de hiç oynak değilse şayet kim inanır ki bunun ilahi bir güzellik olduğuna? Savruluyor muyuz ne? Özgür kalma telaşındaki kuşlarız da yine kafesler mi aramaya çıkmışız? Kafesler bizi çağırmış da biz mi gitmek istemiyoruz? Hayır, böyle değil! Biz, her zaman kafesine alışan canlılarız..  Ön kabullerimize aşığız aşktan bihaber kalplerimizle.. Yine de düşünmek gerek, azıcık bir yokluğa talip olamaz mıyız? Hep’liklerimizin yalancılığında yüzmektense Hem’likleri arayan Dem’lerimizi çıkarsak çürümeye bıraktığımız insanlık kadar eski sandıklarımızdan! ‘Azıcık’ dedik hemen incinen ‘ego’lar sokaklara döküldü ellerinde pankartlarla.. Nasıl da Besmele’siz bakıyorlar öyle yüzlerimize sanki var-oluşları bizim gerçekliklerimizden bağımsız nefes alırmış gibi! Ne cesaret demeye kalmadan fısıldayıverir gelip kulağının taa içine, ‘’ben, senim!’’  Kendimizi sahipliklerimiz üzerinden kurgulayan canlılar olmamızdan da ziyade bu yüz verişten utanacak yerde bir de böbürlenmeler başlamasa!!
 
Hikmet’i gece vakti parka yollamamak lazım yine de, akşam ezanından sonra hangi mağrurluğun, hangi gururun, hangi cehaletin sokaklarda ellerini kollarını sallaya sallaya dolanacağı belli olmaz.. Ama yine şikayet mektupları yağmaya başladı kanala.. Kapitalist amcaların bizlerin hem aç gözlülüğüne, hem hırsına hem de sahiplenme manyaklığına ihtiyaçları varmış, yanlış mesaj içeren programları kapatmalıymış! İstifa dilekçemi verirken ben, bir dizide sürekli yalnızı oynayan çocuk da benle beraber ayrılmak istediğini söyledi.. Sokaklar dolusu yalnızlığın arasında çocukluğumu aradım.. Seksek oynayan bir çocuğun cebinden düşüverdi, tam da 4 ve 6’ya çift ayak basmıştı. Düşünürken çocukluğum buralara nasıl geldi diye kendimi bir karyolanın altında ağlarken buldum! Sartre’ı tanısam o an, tam-o-an, bu dünyaya fırlatıp atılmışlığıma inanabilirdim de günahlarım koyvermedi! Tövbe tövbe büyüdüm sonra dünyanın arka bahçelerinde. Hatta bir gün nilgün’ü gördüm de gülümsüyordu pişman pişman..
 
Bir tokat aşk oldu aniden sağ yanağıma, doktora gittim geçmez dedi yine de birkaç şiir yazdı reçeteye.. Özgürlük çarpınca insan tutulurmuş birden bire, karın ağrıları neyse de –neden gülüyor bu insanlar?! – ah bu insansız hava sahasında nefes alma çabaları yok mu?! Ölü adamlarla tanıştım şiirlerde, arkadaş olduk.. Hayali arkadaşlarım kıskandı bazen onları ama kıskançlıklarınızı daha verimli yerlerde kullanın dedim, kızdım onlara! Bu sefer onlar da başladırlar şiir yazmaya! Bakın işe ki, aşk çoğalır diye korkarken artan sevgi tomurcukları hayatın arka bahçelerine ekilmeye başlandı. Şiirli akşamlar yetişti oralarda ama eksik bir şeyler vardı.., Tapınak şövalyelerini acil toplantıya çağırdım ben de!  Meral’in benzini bitmiş çakmağı’yla sigaralarını yakmalarına bile izin verdim.. Dikkatleri dağıldıkça Bay C’nin köşede karşılaştığı güzel hanım çay servisi yaptı onlara.. Utanmadan bir de yaşamın ucuna yolculuk istediler benden; o kadarı da fazla dedim! Albay yetişti imdadıma da zor toparladım.. Kelimesi bulunmamış çözümlerin raporlarını yazdık gecelerce de Olric’e yolladık kontrol etsin diye. Sonuç: Bat dünya bat!
 
Yeniden düştüm yollara, yalnızlığı aradım eksikliği bulamayınca; yalnızlık Allah’a mahsusmuş, O da melekleriyle.. O zaman eksikliğin kalabalığa karıştığı pasajın kapısından atıverdim kendimi.. Bir beylerbeyidir gidiyordu.. Deniz kokan bir yola saptım, karşı kaldırımdan bir elin gölgesi görünüyordu, kulaklarını açmıştı sanki ve görmeye çalışıyordu.. Ses’i takip ediyordu.. Avuçlarını kurtuluşa açmış ‘‘ey dua et bizi’’ diye bağırıyordu, gözlerimle gördüm! Derken;
 
Kendimi inorganik hayatlarda organik hayaller büyüten insanların arasında buldum.. Tapınak şövalyeleriyle olup bitenleri anlattım, kimse gülmedi çünkü komik değildi.. Ama herkes düşündü çünkü herkesin aklı vardı.. ‘Akletmiyor musunuz’ diyen bir kitaba inanıyorduk, hatırlamak güzeldi..
 
Bir kez daha düştük yollara, limon kokusunu takip ettik, elmalara tedbirli yaklaştık.. Yolda bir fahişeye sorduk, ruhumu satmadım ya dedi! O zaman ruhumuzu satmayalım dedik.. Bütün pazarları kapatsak ya diyoruz şimdi ve bütün kafesler vazgeçse bizi aramaktan! Kafesin demirleri mağrurluktan yapılmışmış meğerse; en adi maldır, hemen eğilip bükülüverir, bizim evde de vardı..  Kafeslerin ağzı açılınca titresek de, sevgiden argümanlar sunarız yüreklerimize diye kararlaştırdık.. Korkulu rüyalardan elimizi eteğimizi çektik çoktan.. Medeniyet parkında oyunlar oynayan çocuklar olsak belki bu kadar canımız yanmazdı diye içlendik.. Bir sigara yaktık, bir medeniyet hayali kurduk, çocuklar özgürce oynasın diye.. Gönüllü neferler olduk, gönülsüz sevgilere inat! Nefret’i kaldırttık lügatlardan (2015 basımına yetiştireceklerine söz verdiler).. Toprağın üstüne sevgiden tuğlarla bir hane yapsak, Hakikat’ten bir de çatı kondursak üstüne, tabanını da tevazuu ile kaplatsak yaşanır orada dedik.. Tabii bir de eşya lazım o haneye, bu devirde bir hane kurmak ne demek! Eski eğitimlerimizi ikinci elciye bile vermeden yakalım en iyisi dedik, onların yerine öğrenmeler edinelim yeni; hem dayanlıklı hem de kullanışlı olurlar bilir misiniz? Bu sıralar hane’nin temeliyle uğraşmaktayız, belediyeden izin vs vs..
 
En kısa zamanda bitmesi için var gönlümüzle çalışmak niyetindeyiz.. Kapitalist amcalar dediler ki bundan sonra her kış bir öncekinden de sert geçecekmiş! Ön kabullerimizi yaksak biraz, yine de bir önbilgi kadar iyi ısıtmaz diye düşündük biz de; bu yüzden elimizi çabuk tutalım diyoruz.. Zaten daha geçen gün ayaklarımı zor ikna ettim onları benden razı etmeye (aramızda kalırsa bu sevinirim, pek bir alınganlar!) Hele aklım! Neymiş yok layığıyla kullanmıyormuşum, yok akıl ışık olurmuş.. Haksız da sayılmazlar hani! Daha vaktimiz olsa da, boşa geçirecek ömrümüz yok değil mi?
 
Eee, siz hala eşya bakmaya başlamadınız mı? Anneleriniz size yola azıksız çıkılmayacağını öğretmedi mi yoksa?!

14 Ocak 2014 Salı

Gel de anlat

mesela bir gün
giyindim, sabahtı, biraz yalnız..
boyum kısaydı yalnızlığım da,
korkutmadı bu yüzden.
mesela avuçlarımın kuruluğuna şaşırdım;
kalemleri birlikte ıslatmıştık halbuki dün..
bu şaşkınlığa da fazla şaşırmadım.
hatırlayacak kadar uzun metraj olmadı.
mesela durduk yerde soru sordum:
dayağı içip yemesem ne olurdum diye,
sonra ayakkabımı giydim,
bir kavgaya hazırdım,
mesela, evin kapısından çıktım..
çıkarken, seni sevmekti niyetim,
kendimi unuttum mesela bir gün.

17 Temmuz 2013 Çarşamba

Anne orucu

Hani işte O
Hani bir masanın bir ucuna takılı kalmak gibi
Orada olup, oradan atlamayı dilemek gibi
Güçsüzlüğe bahane bulmayı unutmak
Ölümlü bir varlık olduğuna şükredermiş gibi

Bir toprağa takılı kalırsın
Dolunayın vurduğu cesetler de dolunay oluverir ya hani
Bakarsın, beklersin uğramaz bir ses odana
Yalnızlıktan kaçmak için önce yalnızlık belası
Ah, hani şu sırlar var ya
Bir sır için yaşayan insan olmak gibi

Neyi kanıtlamak ister ki insan?
Korkmaktan korkan korkusuz
Dünya korkuyla dolu oluverir ya hani
Korksam beni tutan hangi el çürümez ki
Kapıyı çalarsın da annen yetişemez ya hani
Kanların damlar da annenin merdivenlerine
“aç kapıyı” diyemezsin ya bir kadına
Annen içine sızıverir ya hani

Kafan karışır, kafandaki açlık mı boşluk mu?
Bilsen de yürürsün
Yalnızca zamanın geçtiğini düşünürsün ya hani
Günler sayarsın, toplarsın cebinde
Birini bilir de sayıları görürsün de yalnızca
Bazen bir yabancı olursun da başına
Bir başına kusarsın ya hani

Mutluluk iskemlesini çekerler altından
Özgürlük ağacına asarlar ya hani
Sana hayatı gösterenlerin hepsi ölüdür de
Sen ölüme gittiğini bilemezsin
Niye yaşadığını unutursun hani
İçinde bir ses yükselir,
Bir yerde durup dinleyemezsin
İnsanlar her gün aynı yolları yürürler ya hani

Hani nerede o?
Hem gören hem yansıtan parçam
Hani göze düşer ya yaşlar
Kurumak için ıslanan yine gözlerdir ya hani
Kopanı tutan güç nerededir
Güçsüzlüğünden kopmaz ya bazı yapraklar
Anneler ne kadar güçsüzdür dersin ya hani

Kalsam ne fayda, gelsem sen nerdesin
Bitmeyen de gidermiş ya hani
Nasıl yaşadığın değil de öldüğünmüş ya zaman
Hani zamansız da sarılan diye ararsın ya bazen
Burada durduğun bilinmez mi gerçekten
İnansan da gösteremezsin ya ellerinle
Ellerin cebinden bir daha çıkmaz ya hani

Küsemezsin sevdalara, yolluk verirler ya yüreğine
Aşk vakitlerinde yersin ümitlerini
Kendini unutmadan düşemezsin ya bir yola
Yedi vadinin yedi kuşu da küser ya sana
Bulamadığını bulamazsın hani
Padişah avlusunda solarsın
Hani dersin yine de

bulamamak nerede, bulduğum bendeyse?

26 Haziran 2013 Çarşamba

Yırtılınca An,

zamanla yaşarsın hayatta
güneş tepeni yakar, asfalt tabanlarını
zamanla pişersin yün hırkalarda
cebindeki şiirler, yollardaki beklemeler
kapıdan dönmelere zamanla alışırsın.

zamanla atarsın adımlarını
önce anneye, sonra bir başkasına yürürsün
zamanla öğrenirsin karşılanmamayı
otobüse zamanla alışırsın
şehirlerarasının yalnızlıklarına

zamanla öğrenirsin bir köpeğin halini
sevimli olmayı zamanla anlarsın
birisi olur, kimsesiz olursun
an'ı bulur anında; kaybedersin zamanla
an gelir, köpeği bile kıskanır olursun

zamanla öğrenirsin oyunları
yazmadığını izlerler, yazdığın cebinde erir
bir boşluğun yuttuğunu görürsün
herkes yüzündendir kimsesizlik sancıları
herkesin kimsesiz olduğu zamanla perdelenir

zamanla yalanlaşırsın, güçlüdür gerçeği yalanın
bilirsin, anlarsın, hissedersin zamanla
yalan denilir, yalandan ağlanır, yalan gider
gerçek kalamaz zamanla, yalanla yırtılır an
zamanla gelir hakikat, anlarla gelse de yalanlar

susarsın zamanla, ayinin olur sessizlik
sesinle aynı olur sessizlik
delirirsin zamanla, yalnızca anlar konuşur,
için bırakmaz seni yalnız, konuşur içinden, sessiz
zamanla götürürsün ölümünü de yanında
ölüm, hem zamanla hem anında..

28 Nisan 2013 Pazar

perde arkası


bir ölüm hazırlanmakta
sade ve sakince
kendi huzurunda, bütün huzursuzluklar kucağında
tek tek giydiriyor bütün çocuklarını
dört bir yanımdan sarmaya geliyor
bütün ağaçlarımın asılıyor eteklerinden
yapraklarından bir gelinlik giydiriyor
bütün hatıralara gözü yaşlı
bir ölüm gelmeye hazırlanıyor

bir ölüm ıslatıyor gözümü
damlalara geçmiyor işte söz
biriktirebilirdim o zaman belki ellerimde
kayıp gitmezdi diğer bütün sessizlikler gibi
ağlarken sesini çıkarmak gibi olurdu
belki bir duyan çıkardı
yaşa derdi sen daha
tutunurduk bir dala düşerken
yolunda ölmüş olurduk hayatın
ölümü düşürmeden ardımıza
ölüm su dökmeden gözlerin ardına

bir ölüm götürüyor kelimelerimi
ama önemli ama önemsiz
sessiz ve farkettirmeden
bir kulak çınlaması, bir boşluk gibi
boşluğu anlamadan, anlatamadan düşmek gibi
bazı kelimelere daha fazla önem vermek gibi
eriyen buzların üstüne sarılıyorum
sulara anlatıp derdimi
kelimesizliğimi kelimelerle anlatamamak gibi
konuşmak istemediğini susarak söyleyememek gibi
yani bir ölüm hazırlamakta kendini
bütün masalların ötesinde ve gizlice
benimle arasındaki bir hayat perdesinde...

16 Aralık 2012 Pazar

bir milyon.

selam dünya,
ben ziya,
bağımsız olmak isterim hep
kendi halimce
zamandan...

herşey ilginç burada
bulanık yüzlü insanların
enteresan gülümsemeleri,
samimi insanların
sıcak muhabbetleri
anlayanların
tesellileri
anlamayanların kahkahaları
hepsi yalanmış burada
inandırdı bana.

bir de
dedi ki dönüp de bana
çıkış yok bu çemberden
içi beni yakar dışı seni
sanki gizli bir hastalık, bir virüs
bir...
GARİPLİK...
-diyorum keza
anlatamıyorum-
ele geçiriyor cümle yeri
gülsen gülemezsin
ağlasan ağlama derler bu da garip mi?
miden bulanıyormuş neden?
bunlar çok normal zaten.
doğru değişir ki ona bana sana...
o yüzden karışma

velhasıl
öyle bir gariplik ki
beynim almıyor yüreğim belki
cevabı bir anahtarda gizli 
sanki
her şeyi çözen mutlak
bir anahtar
öyle bir şey ki
sonsuz değişkenli:

        Evet bulunca bitecek insanların yüzündeki bulanıklık. İnanıyorum o zaman midemdeki su gariplik de geçecek. O zaman insanlar gülünce, sevince, konuşunca saçma gelmeyecek bana. Fotoğrafını gördüğüm bir kızın, o şekli yavaşça çirkinleşmeyecek. Ona da hak verebileceğim. Öyle bir genel geçer ki, açık nokta kalmayacak. O zaman anlatabileceğim belki de. Anlatınca rahatlayacağım sanki. 

evet onu bulunca
öyle bir anlatacağım ki
anlamayan da umrumda olmayacak
o kadar emin olacağım ki
varlığından
anlatabilmek, anlamayınca artık kendinden değil
karşıdakinden rahatlıkla şüphe edebilmek

öyle bir şey arıyorum ki
ilan-ı halim olsun herkese:

"anlasın
ya da
anlamasın
ben anlatayım."

ohh...





bir yandan da korkmuyor değilim
şundan:
ya anahtar, anahtarın var olmadığıysa





11 Eylül 2012 Salı

Eylül Sahnesi


Aşkının azizliği, aklımın acizliği vardı.
İçimde binbir hikaye, yaşanmayı bekleyen bir masal,
Bir yaprak vardı, süzülüp bir parmağa dolanan,
Taşlar vardı sahilde bir de, dudağından bir ruh bekleyen
Ayaklarının altında anlamını bulmuştu taşlar…
Denizin bir ayiniydi yakamoz izlenmeyi bekleyen
Hayatlar vardı yaşanmak için anlatılan
Bir de aşklar vardı bulmak için kaybedilen

Yalnızlıklar vardı sonra,
Bir yalnızla başka hiçbir şeye değişilmeyen.
Kuşların su içmesi vardı,
Kuş sesinde huzur vardı...
Kelimeler vardı bir de
Gözlerin cesaretini bastıran kelimeler,
Yüreğe ihanet ederdi kelimeler,
Kimisi seni beklerdi, bir vasfa bürünmek için;
Kimisi akıp giderdi;
Sahne gözlerindi bazen

Akşamüzerleri vardı, kahvenin hatırası
Kahvenin köpüğünde erimiş hatıralar vardı
Çocukluğumuz vardı iki salıncak ipi arasında,
Sallandıkça sallayan bütün gururu;
Odalar vardı kimi evlerde, kapısı hep açık duran,
Üstüne kapanıp açılmamayı bekleyen;
Oteller vardı şehirlerde bir gecelik olan,
Bir gecede kurulmuş muhabbetler vardı,
Geceler vardı bazen içinden dolunay fışkıran...

Kitaplar vardı, bir de filmler,
İnsanlar vardı hayatından bir parça arayan;
Parçalar vardı hayatta bir kitaptan ya da filmden...
Bir satırda hayat, bir sahnede istanbul vardı.
Başka şehirler de vardı kartpostallarda
Gizledikleri sokakları vardı, günahlar yazardı  duvarlarında
Bazı evlerin duvarı geceleri konardı sokaklara...

Aylar vardı daha sonra,
Bazıları zelil hikayeler içindi yalnızca,
Fakat Eylül de vardı, hayatta bir seni çeken
Zaman içinde zaman vardı Eylül’de
Eylül’de hayaller vardı, boğazda esinti vardı
Kollarda ürperti, dizlerde yorgunluk vardı..
Ellerin vardı bir de sıcak bir çağlayan akıtan ruh’a
Fikir sancıları vardı, bulantılar vardı bunaltı vakitlerinde
Ellerinde vardı yalnızca, bütün acıları içinde kaybeden...

Ölümler vardı, anlamı ardından gelen,
Zamanın zamanını dolduran ölümlerdi bazen.
Zamanı sigara izmaritiyle saymak vardı;
Bitmeyen zamanlar da vardı dumanda dirilen;
Ölüm dahi tatlıydı ama bazen.
Susardın bazen, düşlerce susardın...
Düşünü düşleyememek vardı, 
Yalnızca düşlerin yaşattığı bazı insanlar vardı...

Sen vardın, günler, aylar, yıllar...
Hayalin vardı, doğmayan bir bebek misali;
Bebekler vardı dolunay misali
Sen vardın, bekleyişler, özleyişler, avunmalar vardı.
Günün batımı vardı ölümü bekleten,
Günün batımında vardı ölümü güzelleştiren.
Mutlu olmayı hatırlamak vardı; 
Huzurdan kurtulabilmek vardı....
Yokluk sahneleri vardı, oyunlar vardı tek kişilik,
Tek bir kişiye sığabilmek,
Yalnız, aşk'a sığınabilmek vardı...                                                                                

10 Ağustos 2012 Cuma

Ati'yi Karanlık Görerek Azmi Bırakmak

"Oğullarım: Gidiniz de Yusuf'la kardeşini araştırınız; hem sakın Allah'ın inayetinden ümidinizi kesmeyiniz.zira,kâfirlerden başkası Allah'ın inayetinden ümidini kesmez.
                                                                                                                                                  (Yusuf, 87)

Âtiyi karanlık görerek azmi bırakmak...
Alçak bir ölüm varsa, emînim, budur ancak.
Dünyâda inanmam, hani görsem de gözümle.
İmânı olan kimse gebermez bu ölümle:
Ey dipdiri meyyit, 'İki el bir baş içindir.'
Davransana... Eller de senin, baş da senindir!
His yok, hareket yok, acı yok... Leş mi kesildin?
Hayret veriyorsun bana... Sen böyle değildin.
Kurtulmaya azmin neye bilmem ki süreksiz?
Kendin mi senin, yoksa ümîdin mi yüreksiz?
Âtiyi karanlık görüvermekle apıştın?
Esbâbı elinden atarak ye'se yapıştın!
Karşında ziyâ yoksa, sağından, ya solundan
Tek bir ışık olsun buluver... Kalma yolundan.
Âlemde ziyâ kalmasa, halk etmelisin, halk!
Ey elleri böğründe yatan, şaşkın adam, kalk!
Herkes gibi dünyâda henüz hakk-i hayâtın
Varken, hani herkes gibi azminde sebâtın?
Ye's öyle bataktır ki; düşersen boğulursun.
Ümîde sarıl sımsıkı, seyret ne olursun!
Azmiyle, ümidiyle yaşar hep yaşayanlar;
Me'yûs olanın rûhunu, vicdânını bağlar
Lânetleme bir ukde-i hâtır ki: çözülmez...
En korkulu câni gibi ye'sin yüzü gülmez!
Mâdâm ki alçaklığı bir, ye's ile sirkin;
Mâdâm ki ondan daha mel'un daha çirkin
Bir seyyie yoktur sana; ey unsur- îman,
Nevmid olarak rahmet-i mev'ûd-u Hudâ'dan,
Hüsrâna rıza verme... Çalış... Azmi bırakma;
Kendin yanacaksan bile, evlâdını yakma!

Evler tünek olmuş, ötüyor bir sürü baykuş...
Sesler de: 'Vatan tehlikedeymiş... Batıyormuş! '
Lâkin, hani, milyonları örten şu yığından,
Tek kol da yapışsam demiyor bir taraftan!
Sâhipsiz olan memleketin batması haktır;
Sen sâhip olursan bu vatan batmayacaktır.
Feryâdı bırak, kendine gel, çünkü zaman dar...
Uğraş ki: telâfi edecek bunca zarar var.
Feryâd ile kurtulması me'mûl ise haykır!
Yok, yok! Hele azmindeki zincirleri bir kır!
'İş bitti... Sebâtın sonu yoktur! ' deme, yılma.
Ey millet-i merhûme, sakın ye'se kapılma.

14 Mart 1913

Mehmet Akif Ersoy

Atinin karanlığı değil; karanlığın atisi olmaz. ikisi aynı anda sende hiç olmaz.

5 Ağustos 2012 Pazar

Kadıköy Vapuru

Süzülür de düşer bir ok misali Üsküdar'a,
Süleymaniye minarelerinden gün batımı.
Bir günün salası çarpar denize,
Bakır renkli boğazı yırtar da gidersin bir vapurla,
Bir şarkı dudaklarında en istanbulundan,
Ayakta durmaktan yorgun Ayasofya gözlerinde,
Bir dinçlik yüreğinde, ihtiyarlığı tatmamış Moda'dan,
Bedeninde günah, kaçsan da çeken beyoğlu'ndan
Kulaklarında sessizlik, karın sesini kesen Karacaahmet'ten
Zihninde sanki bir kadıköy, raylar kadar karışık
Dışarda karınca yuvası gibi adalar ,
Karınca misali insanlar içerde,
Sesli şehirde, sessiz bir hüzünle;
Sesli şehrin, sessiz denizi içinde...

1 Ağustos 2012 Çarşamba

sokak

bugün de üşüyorum,
hayalsiz gözler sokağında.
takılan yüzler maskelerin üzerine
her yüz donmuş, her sıcaklık kaybolmuş;
gelmeden tekrar gitmiş eller,
yaklaşan dudaklar,
çiğ et kokan nefesler,
ölü doğmuş aşklar ve anılar;
gecenin örtemediği günahların
eşiğinde çırpınan, sözde anlaşan mahluklar...

bugün de üşüyorum
çürümüş zihinler sokağında
sonsuz arayışlar
yalanla, yalancı gerçek arasında,
boşuna sevmeler yıldızları
sahte güneşler alırken gözlerini,
acımasız sevinçler yeni doğana,
bir diğeri verirken canını;
hesapsızca kahkahalar saraylarında,
duymadan arka sokaklardaki çığlıkları...

bugün de üşüyorum,
kaybolmuş ruhlar sokağında.
büyüyen uçurumlar,
bir gözden diğerine en kısa mesafede;
körelen hislerle oynanan roller,
dolunayı alınmış bir gece sahnesinde;
çıkmayan yollara çeken ayaklar,
son nefesi unutturan rüzgarlarda;
muhabbeti tatmamış diller,
sabahlayan gecelerin şafağında...

bugün de üşüyorum,
yorgun düşünceler sokağında.
sabahı düşünmekten aciz gecelerde,
varlığından habersiz yokluklar;
yıldız aralarındaki şiirlere,
bir mısra daha eklemekten korkan parmaklar;
tek kanatla uçulmayan aşklara,
sevmeden sevilmeyi severek kalkışan yürekler;
mutluluğun marifet olduğu cehennemlerinde,
cennet özleminden susmayı anlamayan zihinler...

bugün de üşüyorum,
hayatın en boş sokağında.
kaldırımsız, insansız, ışıksız ...
"benim" demekten korkulan sevgilerde,
en derinlere kadar titreten acılar;
üşümemenin imkansız olduğu tipilerde,
büründükçe üşüten gerçekler;
hayat denilen hayallerin ellerinde,
bırakmaktan çekinilmeyen inançlar;
her adımın bir çizik attığı yüzlerde,
sırlarların gizlendiği mezarlar ...

22 Temmuz 2012 Pazar

noktalamasız'casına

özgürce sevebilmek seni
kimsenin dokunamadığı bir gecede
korkulardan soyunup
rüzgarlarla birlikte gelebilmek yanına
kendinden soyutlanıp bulabilmek kendinde seni
dalgaların belini kırıp başlarını denize sokabilmek
sonunda ilk kez denizde yağmur görürcesine
hiç bitmeyen hayranlıkla
izleyebilmek seni asırlarca

özgürce sevebilmek seni
inandığın bir gayeye ortak tutup
bir aşkı sen olmasan da yaşayabilmek delice
her güzellikte seni bulup
istanbul gibi yaşayabilmek seni
lanet etsen de kurtulamamak gibi
yokluğu sende güzelleştirip
yokun içindeki varları görebilmek
biraz da kendinden çıkıp senin aleminde gezebilmek belki

özgürce sevebilmek seni
ağlamalarına göz yumup
yaşların yaksa da bir deniz yapıp gösterebilmek sana
neden çekindiği belirsiz bir iklimle yaklaşabilmek nefesine
sende kendini görmek veya kendini senin için sen yapmak
sırf sen sevdin diye sevebilmek hayatı
sırf sen bakıyorsun diye yakabilmek biraz ufku
sende anlamları arayıp
kendinde somutlaştırabilmek

özgürce sevebilmek seni
denizde bir damla kadar bildiğin sevgiyi hissettirmemek
seni habersizce yazıp
kendinden çıkartıp kalanı kesip atmak
acımasız bir ateşi başka bir ateşle yakabilmek ya da
seni senden geçip sevebilmekti seni özgürce sevebilmek

bab-ı esrar

korkutucu,üzüntü verici, belki hatırlatıcı
beyaz kapakların altında ölüme dalmış gözleriyle
yatmamız bir cesetle aynı odada belki aynı yatakta
hiç baktık mı ki diyorum
elimize, kolumuza, gözlerimizin altına?
hala bilmiyor muyuz ki
canlıyken de çüründüğünü
havanın da bir mezar olduğunu?
bir cesetin içinde yattığımızı
ne zaman öğrendik ki
veya kimler geç kaldı
toprak durağında anlayacak kadar?

düşündük mü ki hiç neyi düşündüğümüzü?
gülmelerimiz ne içindi,
hangi biri bir dertte hatırlandı?
konuşmalar, gezmeler, izlemeler, görmeler
veya ne ile seviştiğimizi anlayabildik mi?
ne kaldığına bakınca geriye düşüncelerden...
zevklerin boşluğundan hiç konuştuk mu?
çöllere niye kumdan kaleler yaptık ki?
her bitenden niye kendimizi ırak tuttuk?
niye görmedik ki bir gün görülmeyeceğimizi?

değil mi?
derya derindi, kuyu dipsiz
çakılmayacağımızı bile bile
atlamaktan kaçtık
sanki burada hiç çakılmıyormuşuz gibi
yüzdüğümüzü bile bile
girmekten korktuk denize
sanki hiç dumanda boğulmuyormuşuz gibi

uçmaktan korktuk kanatlarımız varken
korktuk yukarda göreceklerimizden
görkemden sığındık kendi mağaralarımıza
ölümdü sanırım tek bilmediğimiz
korkutucu,üzüntü verici, belki hatırlatıcı
belki de
kapısıydı gerçeğin
girmesini bilene?

 

Shibumi

great refinement underlying commonplace appearances,

a statement so correct that it does not have to be bold,

so poignant it does not have to be pretty,

so true it does not have to be real,

understanding, rather than knowledge,

eloquent silence.

it is modesty without pudency,

it is elegant simplicity, articulate brevity,

spiritual tranquility that is not passive,

it is being without the angst of becoming,

authority without domination...
shibumi



cömertlik ve yardım etmekte akarsu gibi ol


şefkat ve merhamette güneş gibi ol


başkalarının kusurunu örtmekte gece gibi ol


hiddet ve asabiyette ölü gibi ol


tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol


hoşgörülükte deniz gibi ol


ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol


mevlana'nın yedi öğüdü



O kadar güzel olan ve bu yüzden hoş olmasına bile gerek olmayan. Bilmekten ziyade anlayış olan... Olduğu gibi görünen ve göründüğü gibi olan?

Aşk bunun neresindedir?

Aşk buradaysa, o zaman nedir?




                                                             

17 Haziran 2012 Pazar

özgür

  boncuk

    benim de var

    dı

    boncuk

    muhabbet kuşuydu

    balkonumuza gelmişti kendiliğinden

    kendi ayaklarıyla... deyim yerindeydi

    fakat kanatlarıyla

    biz de çok sevdik... yakaladık esir ettik kafeslerde

    uçmayı unuttu zamanla ama yemi vardı ya

    yetti garibime

    şimdi arka bahçede yatıyor

    uçabiliyordur umarım

20 Mayıs 2012 Pazar

sin(ner)

                 Yunus Emre der hoca
                 Bin kez de gitsen hacca
                 Hepsinden eyicesi
                 Bir gönle girmektir...

yüz
lerce yıl
a kalmak
zor
dünya

değiştirmek
ve hala
bir bireyin
kalbini
aklını
değiştirecek sözü
etmek
on
larca
yıl
sonra.
...önce...

ka
der
ine
etki etmek
bir kulun
tanımadığın hiç
bilmediğin
...tanıyamayacağın da...
hayat
kurtarmak
kapı
açmak
kapa
mak


zihin garip
gör
eli
ihtimaller
sonsuz
değişmeyen
1

sonsuzda 1'sin


dün
ya
garip
ve İNSAN
OĞLU.

dert 1'e
derman
1'den

sevmek
nefret?

"Hate the sin love the sinner"

"bizim yolumuz NEFRET yolu değil"

16 Mayıs 2012 Çarşamba

gezinti


Ruhun bedeninden ayrılıp gezintiye çıkar gibi olduğunda, 
aslında oradayken çok uzaklardaymışçasına
hissedersin ya, 
karşıdaki tepelerde görürsün içindeki 
,her neyse, 
seni hissettireni, 
kimse bilmez
ya. 
işte o yolculuğu yaz buraya,
yaz
-abil
-(i)yor
isen

15 Mayıs 2012 Salı

Bu(l)na(n)ltı


Kafam olmuş 3 bin lira,
satsam 2 kuruş etmez,
dünya güneşe doğacak az sonra,
ben daha uyumadım...